Öncelikle son zamanlarda aldığım tebrik maillerinin mutluluğu ile sadece tebrik edenlere değil tüm okuyucularıma teşekkür ediyorum. Her ne kadar bu beni onore etse de yazmaya devam etmem, bu bloğu oluşturduğum zamanlardaki içsel motivasyonumla aynı güdüden ileri gelir. Zaten insanı şevkle ileri iten güç de insanın içinden doğan güdü değil midir?...
Her insan yaratılış itibariyle iyiye, güzele, başarıya meyleder. Küçük çocuklara baktığımızda onlar hayattaki herhangi bir adımı yapabilmeyi başarı olarak nitelendirirler. Hatta "başardım, başardım" diye nara atan çocuklar görebiliriz ancak böyle yetişkinler yok denecek kadar azdır. Günümüz gençlerinin birbirlerine "paranı alıyorsan dert etme, iş yürür gider, neden kendini yorup uğraşıyorsun ki?" bencillik kokan cümleleri hiç de yabancı olmasa gerek. Peki içimizde ne ölüyor?
İçimizde ölen güdülenme, adanmışlık, amaç sahibi olma olabilir; ancak en önemlisi içimizde ölen yaşama sevincidir. Birbirine bağlı değil bağımlı olan ve bu şekilde yaşayan bizim gibi toplumlarda "güdü kirlenmesi" diye isimlendirdiğim kavram oldukça çok görülür. Güdü kirlenmesini, kişinin ihtiyaçlarını hiçe sayıp başkaları tarafından kendisine dolaylı ya da direkt olarak dikte edilen birtakım ihtiyaçların (çoğu zaman kişinin kendi ihtiyaçlarıymış süsü verilerek sunulan) amaç olarak nitelendirilmesi ve bu amaca güdülendirilmesi olarak düşünebiliriz.
Çocukların doktor olmasını isteyen (zamanında farklı sorunlu noktalar hasebiyle doktor olamamış) ebeveyn, çocuğuna sürekli tıp alanının pozitif noktalarını anlatıp negatif noktaları es geçiyorsa burada baskıyla birlikte bir güdü kirlenmesi vardır diyebiliriz. Çünkü ebeveynlerin çoğu "çocuğum kendi istediği mesleği seçemiyor, ben de ona yardımcı oluyorum" derken aslında yaptığı başka bir hatayı itiraf ediyor: çocuğa istemediği mesleği seçmek için gerekli yaşantı vermemesini.
İletişim gücü zayıfken psikolog olmuş, oyuncu olmak isterken memur olmuş, bilim insanı olmak isterken ev hanımı olmuş(çok dallı budaklı bir konu farkındayım), büyük bir şirkette çalışmak isterken kendi küçük işletmesini kurmuş, ticarete atılmak isterken çalışan olmuş niceleri var bu ülkede. Bunun nedeni ise yarının yetişkinlerine ne yapmak istediklerini sormuyoruz. Bu dikte etmeler, istemedikleri hayatları yaşayan bireylerle birlikte başarısızlık duygusu, olaylara negatif bakmak, sorumluluktan kaçınmak, öfke kontrolsüzlüğü, kimi zaman boyun eğmek, yaşlılıkta ise dikte etme görevini devralmak gibi hastalıklı davranışlara yol açıyor.
Öngördüğüm bir durum var ki o da, zamanında baskıcı aile olunmamalı ikazlarıyla aşırı özgür aileler nasıl türedi ise, çocuğumu zorlamamalıyım istediği hayatı yaşasın derken ona istediği işi denemesi için yıllarca emek veren -belki sömürülen- ebeveynler ile nihayetinde kendi ayakları üzerinde duramayan sorumsuz yetişkin yaştaki bireylerin türemesidir. İşte bu nedenle özgür bırakmakla, yüreklendirme ve rehberlik etmeyi iyi ayırt etmek gerekir. Ebeveynlerin nerede destek olup nerede "burası artık senin tek başına yürüyeceğin kısım" demesi gerektiğini iyi bilmesi gerekir. Bu da ebeveynlerin insan gelişimi hakkında az çok bilgilenmesi ile gerçekleşebilir.
İmkanım yok, ben yardımcı olamam diye yakınan ebeveynlerin aslında elini taşın altına sokmak istememesi ya da "ben zorluk çekerek bu noktalara geldim bu yaşa, çocuğumda zorluk çeksin böylece sorumluluk sahibi olur" demek aslında gençler/çocuklar tarafından "ailem bana inanmıyor" olarak algılanıyor. Her ilişkide olduğu gibi yine açık olmak çözüm getirebilir inancı içindeyim. Elbette belki ticarete atılmak isteyen bir çocuğunuz olabilir ve maddi gücünüz bunu desteklemeye yetmeyebilir. Ancak bu çocuğunuza olmak istediği kişi olmaması konusunda dikte etme hakkını size vermez. Bu durumda gidip kredi çekmeniz de mantıklı bir adım olmayabilir. Ancak ona "imkanım bu ancak sen bu işte kendine inanıyorsan ben de sana inanıyorum, sen elimizdekini en iyi sermayeye çevirebilme gücüne sahipsin, yapabilirsin, yeter ki çabala" demek belki de vermek istediğiniz onlarca paradan daha değerlidir. Ya da akademik başarısı yüksek olmamasına rağmen oldukça yetenekli gençlerimize "hobilerle karın doymaz" demek yerine "hobi olarak nitelendirdiğin bu uğraşının işin olmasını ister misin? Bunun seni mutlu edeceğine inanıyor musun?" diye sormak çok daha verimli bir yönlendirme cümlesi olacağı açıktır.
Eğer ebeveynler çocuklarından sadece okula gitmesini değil kendilerini tanımaları için gerekli çabayı sarf etmesini isterse ve onları bu konuda desteklerse geleceğe daha emin adımlarla ilerleyen gençler yetiştireceğimize inanıyorum.
Tüm bu süreç dahilinde çevremizdekilere hatta her gün önce kendimize "yapabilirsin" demek insanı yüreklendirir. İçsel motivasyonunu arttırır. İnsan içsel motivasyonla daha hızlı kürek çekerken küçük yorgunluklar yaşasa bile bu yorgunluk zamanlarında bir kelime ile gücünü yeniden toplayabilir. Bir yakınından bu kelimeyi duymak insana daha hızlı kürek çekmesi için şevk verecektir. Ancak insan ilgi duymadığı, yüzmek istemediği denizlerde kürek çekerken en küçük yorgunluğunda dahi "zaten bunu hiç istememiştim ki" cümlesine sığınır. Hatta suçlu bile tayin edebilir. Belki de bu yorgunluğun patlama noktasına gelmesine ve ardından nereye gideceğini bilmeyen insanların varlığına seyirci oluruz. Çözüm herkes için kolaydır. Çünkü "yapabiliriz".
Sayfalar
20 Temmuz 2014 Pazar
31 Mayıs 2014 Cumartesi
Özgürce Öğrenin!
Ivan Illıch'in Okulsuz Toplum adlı kitabını halen yazmakta olduğum kitabıma ilham olması niyetiyle sınav haftama rağmen tekrar elime aldım. Ancak Illıch bana bloğuma konu seçmemde ilham kaynağı oldu. Kitap okulsuz bir toplumu anlatırken okulun ne gibi olumsuz etkileri olduğunu savunuyorken ben bu etkilerin minimize edilmiş günlük hayattaki örneklerinden bahsedeceğim.
Okulsuz bir toplum düşüncesi her ne kadar ideolojik olarak konuşulsa da bunun uygulamaya geçmesi hayli zordur ve okul sosyalleşmeye yardımcıdır. Bunun aksine ise okulsuzluk eğitimsizlik demek değildir. Çocuklar okul harici hayatlarında da farklı öğrenmelerle karşılaşabilirler. Önemli olan bu öğrenmelerin fayda sağlıyor olmasıdır. Okul ve sınıf içinde öğrenciler için yapılması gereken aktivitelerin neler olduğu eğitimcilerin uzmanlık alanı olup, bu konuyu daha fazla dallandırmadan ebeveynlerin yapması gerekenlerden bahsedelim.
Okullarda birbirleri ile yarış halinde olan ve başarılı olmak için aynı öğretileri aynı şekillerde yapmak zorunda olan çocukların eğitimden ne kadar soğuduklarını ve eve geldiklerinde ne kadar bezmiş oldukları bilinen bir gerçektir. Ne yazık ki bu çoğu ailede eve gelen çocuğun artık kendini derse ve eğitici herşeye kendisini kapatması anlamına geliyor. Çoğu çocuk hayatı boyunca kullanacağı bilgileri öğrenmek yerine zamanını çoğu eğitici olmayan oyunlarla harcıyor. Bir de madalyonun diğer yüzü: baskıcı aileler... Onlar çocuklarını başarılı olmaları için var güçleriyle zorlar ve ortaya sosyalleşemeyen, hayatlarındaki anlamlı tek şey kağıt kalem olan çocuklar çıkar.İki durumda hastalıklıdır. Birinde sorumluluk almak istemeyen hatta zamanla sorumsuz, diğer durumda ise asosyal gençler yetiştirmiş oluruz.
Halbuki amaçladığımız yeterli teorik bilgiyi hayatlarına entegre etmiş bireyler yetiştirmektir. Bu amaca ulaşmak için tep tipleşmeye neden olan eğitim sisteminden sıkılmış çocukları eğlenceli ve eğitici aktivitelerle harmanlamak gerekir. Çocukları bu aktivitelerle baş başa bırakmak onların amaçtan sapmalarına neden olmakla birlikte yeterli rehberliği alamamalarına da sebep olabilir. Bu nedenle kendilerine rehberlik yapacak bireylerle birlikte çalışmalar yapmak onların daha hızlı eğitim almalarına yardımcı olur.
Örneğin resim dersinde ana ve ara renkleri öğrenen öğrencilerin bunları not etmesi tamamen teorik bilgidir. Teorik bilgi ise çok çabuk unutulur. Bilgilerin daha kalıcı olması için, uygulanması, çocukların farkındalığını arttırmak için ebeveynleri olarak çocuklarınızla birlikte resim yapın, renkleri karıştırın, onların renkleri ana ve ara olarak ayırt etmelerinin keşfini izleyin.
Ya da başka bir örnek... Kelime hazinesi zayıf öğrenciler için kitap okuma egzersizleri yaptırılır. Evet kitap okumanın birçok faydasından biri de budur. Ancak çocuk kelimelerle daha haşır neşir olması için hikaye yazma, günlük tutma, kelime oyunu oynama gibi etkinlikler de yapılabilir.
Mutfakta yemek yaparken "içeriye geç ve ben yemeği hazırlayana kadar televizyon seyret" sözcükleri çoğu evde yankılanır ancak mutfakta suyun kaynamasını seyreden bir çocuğa siz fen dersini sevdirebilirsiniz. Çocuğun bunu gözlemleyerek tecrübe etmesi başıboş bir şekilde televizyon kanalları arasında dolaşmasından yeğdir.
Düzenli ve planlı okul eğitiminin üzerine ilgi duydukları, merak ettikleri, sizlerin rehberliğinde dokunup teneffüs edebildikleri öğretileri çok daha kalıcı bir şekilde hafızalarına yerleştiren çocukların; sizlerin tüm plansız eğitmelerinizi dahi beyinlerine çivi gibi çakabileceklerinden bahsediyorum. Belki Illıch'in birçok düşüncesine katılmama rağmen okul da gereksizdir diyemem ama emin olduğum bir şey var ki o da ebeveynlerin sevgi ve ilgisiyle merak ettiklerini çok daha verimli öğrenebilen çocukların varlığıdır. Bu bilgiler ışığında söyleyebileceğim son söz yetiştirdiğiniz çocukların sizlerin her hareketini kopyaladıklarının bilinci içinde davranışlarımıza daha fazla dikkat etmemiz gerektiğidir.
Okulsuz bir toplum düşüncesi her ne kadar ideolojik olarak konuşulsa da bunun uygulamaya geçmesi hayli zordur ve okul sosyalleşmeye yardımcıdır. Bunun aksine ise okulsuzluk eğitimsizlik demek değildir. Çocuklar okul harici hayatlarında da farklı öğrenmelerle karşılaşabilirler. Önemli olan bu öğrenmelerin fayda sağlıyor olmasıdır. Okul ve sınıf içinde öğrenciler için yapılması gereken aktivitelerin neler olduğu eğitimcilerin uzmanlık alanı olup, bu konuyu daha fazla dallandırmadan ebeveynlerin yapması gerekenlerden bahsedelim.
Okullarda birbirleri ile yarış halinde olan ve başarılı olmak için aynı öğretileri aynı şekillerde yapmak zorunda olan çocukların eğitimden ne kadar soğuduklarını ve eve geldiklerinde ne kadar bezmiş oldukları bilinen bir gerçektir. Ne yazık ki bu çoğu ailede eve gelen çocuğun artık kendini derse ve eğitici herşeye kendisini kapatması anlamına geliyor. Çoğu çocuk hayatı boyunca kullanacağı bilgileri öğrenmek yerine zamanını çoğu eğitici olmayan oyunlarla harcıyor. Bir de madalyonun diğer yüzü: baskıcı aileler... Onlar çocuklarını başarılı olmaları için var güçleriyle zorlar ve ortaya sosyalleşemeyen, hayatlarındaki anlamlı tek şey kağıt kalem olan çocuklar çıkar.İki durumda hastalıklıdır. Birinde sorumluluk almak istemeyen hatta zamanla sorumsuz, diğer durumda ise asosyal gençler yetiştirmiş oluruz.
Halbuki amaçladığımız yeterli teorik bilgiyi hayatlarına entegre etmiş bireyler yetiştirmektir. Bu amaca ulaşmak için tep tipleşmeye neden olan eğitim sisteminden sıkılmış çocukları eğlenceli ve eğitici aktivitelerle harmanlamak gerekir. Çocukları bu aktivitelerle baş başa bırakmak onların amaçtan sapmalarına neden olmakla birlikte yeterli rehberliği alamamalarına da sebep olabilir. Bu nedenle kendilerine rehberlik yapacak bireylerle birlikte çalışmalar yapmak onların daha hızlı eğitim almalarına yardımcı olur.
Örneğin resim dersinde ana ve ara renkleri öğrenen öğrencilerin bunları not etmesi tamamen teorik bilgidir. Teorik bilgi ise çok çabuk unutulur. Bilgilerin daha kalıcı olması için, uygulanması, çocukların farkındalığını arttırmak için ebeveynleri olarak çocuklarınızla birlikte resim yapın, renkleri karıştırın, onların renkleri ana ve ara olarak ayırt etmelerinin keşfini izleyin.
Ya da başka bir örnek... Kelime hazinesi zayıf öğrenciler için kitap okuma egzersizleri yaptırılır. Evet kitap okumanın birçok faydasından biri de budur. Ancak çocuk kelimelerle daha haşır neşir olması için hikaye yazma, günlük tutma, kelime oyunu oynama gibi etkinlikler de yapılabilir.
Mutfakta yemek yaparken "içeriye geç ve ben yemeği hazırlayana kadar televizyon seyret" sözcükleri çoğu evde yankılanır ancak mutfakta suyun kaynamasını seyreden bir çocuğa siz fen dersini sevdirebilirsiniz. Çocuğun bunu gözlemleyerek tecrübe etmesi başıboş bir şekilde televizyon kanalları arasında dolaşmasından yeğdir.
Düzenli ve planlı okul eğitiminin üzerine ilgi duydukları, merak ettikleri, sizlerin rehberliğinde dokunup teneffüs edebildikleri öğretileri çok daha kalıcı bir şekilde hafızalarına yerleştiren çocukların; sizlerin tüm plansız eğitmelerinizi dahi beyinlerine çivi gibi çakabileceklerinden bahsediyorum. Belki Illıch'in birçok düşüncesine katılmama rağmen okul da gereksizdir diyemem ama emin olduğum bir şey var ki o da ebeveynlerin sevgi ve ilgisiyle merak ettiklerini çok daha verimli öğrenebilen çocukların varlığıdır. Bu bilgiler ışığında söyleyebileceğim son söz yetiştirdiğiniz çocukların sizlerin her hareketini kopyaladıklarının bilinci içinde davranışlarımıza daha fazla dikkat etmemiz gerektiğidir.
17 Mayıs 2014 Cumartesi
Evrensel Çocukluk
Geçtiğimiz ay yaptığım umre ziyaretim dolayısıyla birçok farklı ülkeden çocuklarla karşılaştım. Farklı ülke çocuklarının birlikte oyunlar oynadıklarına şahit oldum. Aynı dili konuşamayan çocukların anlaşabilecekleri bakışlarla birbirlerine baktıklarını gördüm.
Bu gördüklerim bende "evrensel çocuk" kavramını beynimde şimşek hızıyla oluşturdu. Eğer her milletin ayrımını yapma yüzsüzlüğünü gösterebiliyorsak, "evrensel çocuk" kavramıyla da hatamızı bir nebze telafi edebiliriz diye düşünüyorum.
Evrensel çocuk dünyadaki her çocuğun istinasız gösterdiği davranışları sergiler. Tüm çocuklar gibi ilgiye sevgiye ihtiyacı vardır. (Aslında her insanın ilgi ve sevgiye ihtiyacı vardır.) Eğer siz onlara sevginizi ve ilginizi vermezseniz -aynı yetişkinler gibi- sizi bırakıp kendileriyle ilgilenecek, ilgilerini çekecek diğer uyarıcılara yaklaşacaklardır. Siz arkadaşlarınızla konuşurken çocuğunuz sizinle değil arkadaşlarıyla ya da yabancılarla ilgilenmeye başlayacaktır. Çocukların dünyayı algılaması açısından serbest bırakılması başka insanlarla iletişim kurması taraftarıyım. Ancak iyi bir ebeveyn her zaman çocuğu ile ilgilenir, arkadaşlarıyla konuşurken bile, gözünü çocuğundan ayırmadan... Siz ilginizi ve sevginizi taşa taşa verin, yeri gelince direkt yeri gelince dolaylı.
Farklı renkte farklı kültürden gelmiş ailelerin çocuklarıyla ilgilendiğimde ne dediğimi anneleri bile anlamasa da bana gülümseyen, el sallayan çocuklarla karşılaşmanın sizde oluşturduğu duygu durumu oldukça farklıdır. Gözden kalbe giden bir yol varsa o da budur. Elimdeki kitabı almak isteyen çocuğa bir el oyunu ve bir krakerle ilgisini dağıtmak bile mümkün. Bazen konuşmaya bile gerek kalmıyor.Öyle ki bu sadece davranışlarınız ve beden dilinizle eğitimin mümkün olduğu düşüncesini oluşturuyor. Kaldı ki kızdığınızda tehditkar cümleleriniz değil cezalarınız, davranışların önünde engeller olabilir. Çocuklarla konuşmak onlara doğru davranışları nedenleri niçinleriyle anlatmanın en güzel yöntem olduğuna inansam da, en etkili yol şüphesiz ki bu doğru davranışları sergilemek olacaktır. Sözleriniz önemlidir ancak yaptıklarınız daha detaylı akıllarda kalır. Daha çok davranışlara şekil verir. Her dünya çocuğu ise gördüğünü kaydeder.
Dünya üzerinde yaşam standartları farklı milyonlarca aile var. Maddi imkanı ne kadar yüksek olsa da kendini eğitememiş bireylerin çocuklarının da erdemli davranışlar sergilemekte zorlandıklarını gördüm. Bunun aksine maddi imkanı düşük olmasına rağmen eğitim ile kendileriyle birlikte çocuklarını da eğiten ailelerin varlığına şahit olmak zor olmasa gerek. Hangi davranışı neden yaptığını bilen, yaşıtlarına göre bilinçli çocukların ebeveynlerinin onlarla ilgilendiğini, onlara rehberlik yaptıklarını izledim. Eğer bir ülkede daha fazla mükemmele yakın bireylerin var olmasını hatta ve aksine artık globalleşmiş bir anlayışa sahip olmamız gerekir ki, dünyanın daha fazla yaşanabilir olması için mükemmele yakın bireylerle dolup taşmasını istiyorsak daha erdemli bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun yolu da daha eğitimli olmamızdan geçiyor.
Evrensel çocuk kavramıyla birlikte "evrensel düşünebilen yetişkin" kavramını içselleştirmeli; bu kavrama uygun bireyler olmalı ve bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun için doğan her çocuğun aslında bir dünya vatandaşı olduğunu bilmeli, buna layık yetişmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Gerektiğinde onlarla konuşarak; gerektiğinde davranışlarımızla örnek olarak; her zaman ilgi, sevgi ve bilgimizle...
Bu gördüklerim bende "evrensel çocuk" kavramını beynimde şimşek hızıyla oluşturdu. Eğer her milletin ayrımını yapma yüzsüzlüğünü gösterebiliyorsak, "evrensel çocuk" kavramıyla da hatamızı bir nebze telafi edebiliriz diye düşünüyorum.
Evrensel çocuk dünyadaki her çocuğun istinasız gösterdiği davranışları sergiler. Tüm çocuklar gibi ilgiye sevgiye ihtiyacı vardır. (Aslında her insanın ilgi ve sevgiye ihtiyacı vardır.) Eğer siz onlara sevginizi ve ilginizi vermezseniz -aynı yetişkinler gibi- sizi bırakıp kendileriyle ilgilenecek, ilgilerini çekecek diğer uyarıcılara yaklaşacaklardır. Siz arkadaşlarınızla konuşurken çocuğunuz sizinle değil arkadaşlarıyla ya da yabancılarla ilgilenmeye başlayacaktır. Çocukların dünyayı algılaması açısından serbest bırakılması başka insanlarla iletişim kurması taraftarıyım. Ancak iyi bir ebeveyn her zaman çocuğu ile ilgilenir, arkadaşlarıyla konuşurken bile, gözünü çocuğundan ayırmadan... Siz ilginizi ve sevginizi taşa taşa verin, yeri gelince direkt yeri gelince dolaylı.
Farklı renkte farklı kültürden gelmiş ailelerin çocuklarıyla ilgilendiğimde ne dediğimi anneleri bile anlamasa da bana gülümseyen, el sallayan çocuklarla karşılaşmanın sizde oluşturduğu duygu durumu oldukça farklıdır. Gözden kalbe giden bir yol varsa o da budur. Elimdeki kitabı almak isteyen çocuğa bir el oyunu ve bir krakerle ilgisini dağıtmak bile mümkün. Bazen konuşmaya bile gerek kalmıyor.Öyle ki bu sadece davranışlarınız ve beden dilinizle eğitimin mümkün olduğu düşüncesini oluşturuyor. Kaldı ki kızdığınızda tehditkar cümleleriniz değil cezalarınız, davranışların önünde engeller olabilir. Çocuklarla konuşmak onlara doğru davranışları nedenleri niçinleriyle anlatmanın en güzel yöntem olduğuna inansam da, en etkili yol şüphesiz ki bu doğru davranışları sergilemek olacaktır. Sözleriniz önemlidir ancak yaptıklarınız daha detaylı akıllarda kalır. Daha çok davranışlara şekil verir. Her dünya çocuğu ise gördüğünü kaydeder.
Dünya üzerinde yaşam standartları farklı milyonlarca aile var. Maddi imkanı ne kadar yüksek olsa da kendini eğitememiş bireylerin çocuklarının da erdemli davranışlar sergilemekte zorlandıklarını gördüm. Bunun aksine maddi imkanı düşük olmasına rağmen eğitim ile kendileriyle birlikte çocuklarını da eğiten ailelerin varlığına şahit olmak zor olmasa gerek. Hangi davranışı neden yaptığını bilen, yaşıtlarına göre bilinçli çocukların ebeveynlerinin onlarla ilgilendiğini, onlara rehberlik yaptıklarını izledim. Eğer bir ülkede daha fazla mükemmele yakın bireylerin var olmasını hatta ve aksine artık globalleşmiş bir anlayışa sahip olmamız gerekir ki, dünyanın daha fazla yaşanabilir olması için mükemmele yakın bireylerle dolup taşmasını istiyorsak daha erdemli bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun yolu da daha eğitimli olmamızdan geçiyor.
Evrensel çocuk kavramıyla birlikte "evrensel düşünebilen yetişkin" kavramını içselleştirmeli; bu kavrama uygun bireyler olmalı ve bireyler yetiştirmeliyiz. Bunun için doğan her çocuğun aslında bir dünya vatandaşı olduğunu bilmeli, buna layık yetişmesi için elimizden geleni yapmalıyız. Gerektiğinde onlarla konuşarak; gerektiğinde davranışlarımızla örnek olarak; her zaman ilgi, sevgi ve bilgimizle...
11 Nisan 2014 Cuma
Özgüvenli Kal
Günümüz dünyasında her ne kadar çocuklar özgür yetişse de özgüven eksikliği yaşayan çocuklarımız olabiliyor. Bunun önüne geçmek için birkaç önemli noktaya dikkat etmemiz yerinde olacaktır.
Öncelikle birçok yetişkini motive ederken dahi kullanılan bunu yapabilirsin mesajını çocuklar için de kullanmalıyız. Çocuklara kendi işlerini kendilerinin yapabileceğini söylememiz gerekir. Başarıya yönelik cümleler bireyde olduğu gibi çocuklarda da bir işi yapmaya olan inancı, dolayısıyla özgüveni arttırır. Elbette sadece sözle hareket etmek yeterli olmayacaktır. Onlara inandığımızı hissettirmemiz de gereklidir ve bunun yolu davranışlarımızla bunu aksettirmek olacaktır. Bunun için çocuklara çocuk olduklarını hatırlatmak yerine yapabilecekleri görevleri vermek faydalı olur. Örneğin "aman kırarsın ben getiririm" yerine "bence bu bardağı sen getirebilirsin, yardım edebilir misin?" cümlesi çok daha pozitif ilişkilere gebe ve özgüven arttırıcı adımdır.
Benzer şekilde, sorumluluklar vermek hatta sorumluluk alması sağlanarak özgüven geliştirilebilir. Çocuklar kendi sorunlarını kendileri çözebilirler inancı vurgulanmalıdır. Okulla, arkadaşlarıyla yaşadıkları sorunlarda onları dinlemek "belki şu yöntem çözüm olabilir ancak senin kendi kararın" cümlesi kullanılmalıdır. Kültürümüzün aşırı koruyucu bir aile yapısına sahip olması hasebiyle çocuklarımızın sorunlarını her daim çözmekle kendimizi sorumlu ilan ediyoruz. Halbuki bu davranış özgüven eksikliğine ve kendi meselelerini kendileri çözemeyen kişiler olmalarına neden oluyor. Yönlendirmekten ziyade ben dilini kullanın. "Doğru olan davranış budur, bunu yap" yerine "bu yaptığın davranış beni rahatsız ediyor, insanları rahatsız etmek onların özgürlüğüne ket vurur, engeller" demek daha yapıcıdır.
Özgüven sahibi çocuklar için topluluk içinde azarlamadan uzak durulmalı, sık sık ceza verilmemelidir. Cezalar ödüllerle denge halinde olmalı ve ceza ödül kavramları en sık başvurulan yöntem olmamalıdır. Fazla ödül olan çocuk aşırı özgüvenli (belki kibir düzeyinde), fazla ceza alan çocuk da "ben nasıl olsa yapamıyorum" anlayışına bürünüp özgüvensiz olabilir.
Toplumumuzda en çok görülen hatalardan biri de kıyaslamadır. Çocukların her biri ayrı bir dünya ayrı bir yetenektir. Birbirlerini geçemezler çünkü hepsinin kulvarı farklıdır. Kıyaslama yerine birbirlerini nasıl tamamlayacakları düşünülmelidir. Kıyaslamaktan çok onları var olan hünerleriyle birlikte sevin. Yapabildikleri ve yapamadıklarıyla onları yargılamayın. Zaten her insan dünyada yapabileceği her şeyi öğrenme arzusu ile doludur. Yapmak istediklerini ve yeteneklerini icraata geçirmek için çabalayacaktır. Ebeveynlere düşen bunu desteklemek ve birlikte doğrusunu yapmak için kolları sıvamaktır.
Çocuklarınızın duygularını, korkularını, endişelerini dikkate alın ancak abartmayın. Onların başarma motivasyonlarına set çeken duyguların neler olduğuyla ilgilenin. Bu duyguların neler olduğunu bildiğiniz vakit kuracağınız duygusal iletişim daha kuvvetli ve isabetli olacaktır. Bu sebeple aile içinde iyi dinleyici olmaya gayret edin.
Son olarak her zaman her konuda olduğu gibi eşler arası çatışmaların yıkıcı etkilerinin olduğunu hatırlayın. Eşler arası çatışmanın daha içine kapanık daha özgüvensiz çocuklar yetiştireceğini bilin. Ebeveynlerden sadece birinin olumlu davranışlarda bulunmasının yeterli olmadığının, farz-ı misal sadece annenin iletişimde güçlü olmasının çocuğun babaya karşı ürkek davranışlardan kurtarmaya yeterli olmadığının farkında olun. Bu konuda ne yapabileceğinizi eşinizle konuşun, gerekirse birbirinizi bilgilendirip yönlendirin.
Öncelikle birçok yetişkini motive ederken dahi kullanılan bunu yapabilirsin mesajını çocuklar için de kullanmalıyız. Çocuklara kendi işlerini kendilerinin yapabileceğini söylememiz gerekir. Başarıya yönelik cümleler bireyde olduğu gibi çocuklarda da bir işi yapmaya olan inancı, dolayısıyla özgüveni arttırır. Elbette sadece sözle hareket etmek yeterli olmayacaktır. Onlara inandığımızı hissettirmemiz de gereklidir ve bunun yolu davranışlarımızla bunu aksettirmek olacaktır. Bunun için çocuklara çocuk olduklarını hatırlatmak yerine yapabilecekleri görevleri vermek faydalı olur. Örneğin "aman kırarsın ben getiririm" yerine "bence bu bardağı sen getirebilirsin, yardım edebilir misin?" cümlesi çok daha pozitif ilişkilere gebe ve özgüven arttırıcı adımdır.
Benzer şekilde, sorumluluklar vermek hatta sorumluluk alması sağlanarak özgüven geliştirilebilir. Çocuklar kendi sorunlarını kendileri çözebilirler inancı vurgulanmalıdır. Okulla, arkadaşlarıyla yaşadıkları sorunlarda onları dinlemek "belki şu yöntem çözüm olabilir ancak senin kendi kararın" cümlesi kullanılmalıdır. Kültürümüzün aşırı koruyucu bir aile yapısına sahip olması hasebiyle çocuklarımızın sorunlarını her daim çözmekle kendimizi sorumlu ilan ediyoruz. Halbuki bu davranış özgüven eksikliğine ve kendi meselelerini kendileri çözemeyen kişiler olmalarına neden oluyor. Yönlendirmekten ziyade ben dilini kullanın. "Doğru olan davranış budur, bunu yap" yerine "bu yaptığın davranış beni rahatsız ediyor, insanları rahatsız etmek onların özgürlüğüne ket vurur, engeller" demek daha yapıcıdır.
Özgüven sahibi çocuklar için topluluk içinde azarlamadan uzak durulmalı, sık sık ceza verilmemelidir. Cezalar ödüllerle denge halinde olmalı ve ceza ödül kavramları en sık başvurulan yöntem olmamalıdır. Fazla ödül olan çocuk aşırı özgüvenli (belki kibir düzeyinde), fazla ceza alan çocuk da "ben nasıl olsa yapamıyorum" anlayışına bürünüp özgüvensiz olabilir.
Toplumumuzda en çok görülen hatalardan biri de kıyaslamadır. Çocukların her biri ayrı bir dünya ayrı bir yetenektir. Birbirlerini geçemezler çünkü hepsinin kulvarı farklıdır. Kıyaslama yerine birbirlerini nasıl tamamlayacakları düşünülmelidir. Kıyaslamaktan çok onları var olan hünerleriyle birlikte sevin. Yapabildikleri ve yapamadıklarıyla onları yargılamayın. Zaten her insan dünyada yapabileceği her şeyi öğrenme arzusu ile doludur. Yapmak istediklerini ve yeteneklerini icraata geçirmek için çabalayacaktır. Ebeveynlere düşen bunu desteklemek ve birlikte doğrusunu yapmak için kolları sıvamaktır.
Çocuklarınızın duygularını, korkularını, endişelerini dikkate alın ancak abartmayın. Onların başarma motivasyonlarına set çeken duyguların neler olduğuyla ilgilenin. Bu duyguların neler olduğunu bildiğiniz vakit kuracağınız duygusal iletişim daha kuvvetli ve isabetli olacaktır. Bu sebeple aile içinde iyi dinleyici olmaya gayret edin.
Son olarak her zaman her konuda olduğu gibi eşler arası çatışmaların yıkıcı etkilerinin olduğunu hatırlayın. Eşler arası çatışmanın daha içine kapanık daha özgüvensiz çocuklar yetiştireceğini bilin. Ebeveynlerden sadece birinin olumlu davranışlarda bulunmasının yeterli olmadığının, farz-ı misal sadece annenin iletişimde güçlü olmasının çocuğun babaya karşı ürkek davranışlardan kurtarmaya yeterli olmadığının farkında olun. Bu konuda ne yapabileceğinizi eşinizle konuşun, gerekirse birbirinizi bilgilendirip yönlendirin.
22 Şubat 2014 Cumartesi
Bilim Okuryazarlığı
Bilim okuryazarlığı, bilimin herhangi bir dalıyla ilgilenme, araştırma, okuma, anlama ve yorumlama yetisine sahip olmak demektir. Bilime okuryazar olmuş kişiler, eğitim düzeyleri ne olursa olsun; bilime ilgi duyan, sorgulayan, öğrenmeye çalışan, beynini bir bilgi için maksimum düzeyde kullanan kişilerdir.
Kapitalist düşüncenin ve yaşam tarzının yayılmasıyla birlikte bilim okuryazarlığı, gelişen dünyaya rağmen önemsenmemiştir. Ancak bilim okuryazarı olmamızın gerekliliği su götürmez bir gerçektir. Bilim her adımıyla hayatı daha farklı kılarken, bilim okuryazarlığı insanın düşünsel yetisini arttırır, yorumlama ve algılama dünyasını geniştir. Bilim, insanlığa psikolojik ve fiziksel anlamda yenilikler sunarken, doğru adımlar atması yine insanların iradesine bağlıdır. Bilimin en doğru şekilde kullanılması için onu bir hamur gibi doğru şekillendirmemiz gerekir. Bu şekillendirmeyi yapabilmek için öncesinde doğru bilgiye sahip olmak şarttır. Bilime kendini adamış kişiler bilim okuryazarı olabilir, toplumların bilimle ilgilenmeyen kısmı bilim okuryazarı olmak zorunda değildir." demek dünya üzerindeki her gelişmeyi sadece belli bir kesimin seçimine bırakmak demektir. Ben bunun aksini düşünüyorum. Her birey her bilgiye sahip olamaz ancak her birey insanlığa yarar sağlayabilecek bir fikre bir görüşe sahip olabilir ve her birey bilimin etik ve ahlak çerçevesinde değerlendirilmesinde fikrini beyan edebilme hakkına da sahiptir. Bilim okuryazarı olmak, her bireyin hayata dair bilgilenmesini ve bu bilgileri günlük hayatta kullanmasını sağlar. Bu nedenle bilim okuryazarlığının önemi büyüktür.
Bilim okuryazarlığının önemi bilinmesine rağmen bir çok toplum bilimi sevdirememiş, bilimin doğru bir eğitimle verilmesi sağlanamamıştır. Bunun için öncelikle yetişkinlerin, kendi anlayışlarını rayına koyup, yeni nesile nasıl davranması gerektiğini bilmesi gerekir. Öncelikle bilim sadece matematik, fen, edebiyat değildir. Bilimi anatomide bir enerji, resmin içindeki bir dağın madeni ve jeolojik bilgiler gibi farklı anlayışlarla bakabileceğimiz öğretiler olarak görmemiz gerekir.
Bilim okuryazarı çocuklar yetiştirmek için öncelikle evimizde yaşamın içinde bilimin birçok dalı olduğunun farkındalığını oluşturmamız şarttır. Kaynayan sudan, erken eriyen açık renk boya kalemlerine, deterjanların içerdiği maddelere kadar, birçok davranışımızı nedenleri ve niçinleriyle anlatmamız şarttır. Ayrıca anlatırken bilgilendirdiğimizden de emin olmalıyız. Bu yöntem bilimi ders olarak değil, hayatın bir parçası olarak gören bir neslin inşasına yardımcı olacaktır. Öğretmenlerinde derslerde bu yöntemi uygulaması hem ilgi çekici ve derse odaklayıcı hem de kalıcı bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıcı bir niteliğe sahiptir.
Yaşama görelik ilkesinin uygulanmasının dışında, bilimi bilimlerle entegre halinde öğrenmek gereklidir. Fizik tarihle; kimyayı jeolojiyle bütünleştirmek daha akılda kalıcı daha merak uyandırıcı ve bilimi sevmeye daha yakın olan bir yöntemdir.
Bilim okuryazarlığını arttırmak için, düşünmeye odaklı bir toplum olmalıyız. Bunun yolu da okumaktan geçer. Daha çok okumak daha bilgili olmakla birlikte daha sağlam araştırmacı olmayı da beraberinde getirir. Bilimle ilgili dergiler, kitaplar okumak; bilmediğimiz noktalarda insanlara sormaktan çok araştırıp okumak, bu davranışları çocuklarımıza ve kendimize aşılamak bilim okuryazarlığına giden bir yoldur.
Tüm bunlarla birlikte bilim okuryazarları bilimi doğru kullanabilen kişiler olma yolunda ilerlemelidirler. Bunun yegane yöntemi ise erdemli birey yetiştirmektir. Evrensel ahlak kurallarını içselleştirmiş, kendi ülkesinin gelişimiyle birlikte tüm dünyadaki insanların barış ve refah içinde yaşamasını benimsemiş bireyler olmaları gerekmektedir. Bu çerçevede yetiştirilen bireylerin, gelecekte ne iş yaparlarsa yapsınlar mesleklerinde daha fazla faydalı olmaya odaklanmış bireyler olmaları öngörülür. Bilim okuryazarı olma yolunda ilerleyen, dünyaya ahlak çerçevesinde nice başarılar atan, atalarından başarılı insanoğlunun yetişmesi temennisiyle...
Kapitalist düşüncenin ve yaşam tarzının yayılmasıyla birlikte bilim okuryazarlığı, gelişen dünyaya rağmen önemsenmemiştir. Ancak bilim okuryazarı olmamızın gerekliliği su götürmez bir gerçektir. Bilim her adımıyla hayatı daha farklı kılarken, bilim okuryazarlığı insanın düşünsel yetisini arttırır, yorumlama ve algılama dünyasını geniştir. Bilim, insanlığa psikolojik ve fiziksel anlamda yenilikler sunarken, doğru adımlar atması yine insanların iradesine bağlıdır. Bilimin en doğru şekilde kullanılması için onu bir hamur gibi doğru şekillendirmemiz gerekir. Bu şekillendirmeyi yapabilmek için öncesinde doğru bilgiye sahip olmak şarttır. Bilime kendini adamış kişiler bilim okuryazarı olabilir, toplumların bilimle ilgilenmeyen kısmı bilim okuryazarı olmak zorunda değildir." demek dünya üzerindeki her gelişmeyi sadece belli bir kesimin seçimine bırakmak demektir. Ben bunun aksini düşünüyorum. Her birey her bilgiye sahip olamaz ancak her birey insanlığa yarar sağlayabilecek bir fikre bir görüşe sahip olabilir ve her birey bilimin etik ve ahlak çerçevesinde değerlendirilmesinde fikrini beyan edebilme hakkına da sahiptir. Bilim okuryazarı olmak, her bireyin hayata dair bilgilenmesini ve bu bilgileri günlük hayatta kullanmasını sağlar. Bu nedenle bilim okuryazarlığının önemi büyüktür.
Bilim okuryazarlığının önemi bilinmesine rağmen bir çok toplum bilimi sevdirememiş, bilimin doğru bir eğitimle verilmesi sağlanamamıştır. Bunun için öncelikle yetişkinlerin, kendi anlayışlarını rayına koyup, yeni nesile nasıl davranması gerektiğini bilmesi gerekir. Öncelikle bilim sadece matematik, fen, edebiyat değildir. Bilimi anatomide bir enerji, resmin içindeki bir dağın madeni ve jeolojik bilgiler gibi farklı anlayışlarla bakabileceğimiz öğretiler olarak görmemiz gerekir.
Bilim okuryazarı çocuklar yetiştirmek için öncelikle evimizde yaşamın içinde bilimin birçok dalı olduğunun farkındalığını oluşturmamız şarttır. Kaynayan sudan, erken eriyen açık renk boya kalemlerine, deterjanların içerdiği maddelere kadar, birçok davranışımızı nedenleri ve niçinleriyle anlatmamız şarttır. Ayrıca anlatırken bilgilendirdiğimizden de emin olmalıyız. Bu yöntem bilimi ders olarak değil, hayatın bir parçası olarak gören bir neslin inşasına yardımcı olacaktır. Öğretmenlerinde derslerde bu yöntemi uygulaması hem ilgi çekici ve derse odaklayıcı hem de kalıcı bilgiye ulaşmayı kolaylaştırıcı bir niteliğe sahiptir.
Yaşama görelik ilkesinin uygulanmasının dışında, bilimi bilimlerle entegre halinde öğrenmek gereklidir. Fizik tarihle; kimyayı jeolojiyle bütünleştirmek daha akılda kalıcı daha merak uyandırıcı ve bilimi sevmeye daha yakın olan bir yöntemdir.
Bilim okuryazarlığını arttırmak için, düşünmeye odaklı bir toplum olmalıyız. Bunun yolu da okumaktan geçer. Daha çok okumak daha bilgili olmakla birlikte daha sağlam araştırmacı olmayı da beraberinde getirir. Bilimle ilgili dergiler, kitaplar okumak; bilmediğimiz noktalarda insanlara sormaktan çok araştırıp okumak, bu davranışları çocuklarımıza ve kendimize aşılamak bilim okuryazarlığına giden bir yoldur.
Tüm bunlarla birlikte bilim okuryazarları bilimi doğru kullanabilen kişiler olma yolunda ilerlemelidirler. Bunun yegane yöntemi ise erdemli birey yetiştirmektir. Evrensel ahlak kurallarını içselleştirmiş, kendi ülkesinin gelişimiyle birlikte tüm dünyadaki insanların barış ve refah içinde yaşamasını benimsemiş bireyler olmaları gerekmektedir. Bu çerçevede yetiştirilen bireylerin, gelecekte ne iş yaparlarsa yapsınlar mesleklerinde daha fazla faydalı olmaya odaklanmış bireyler olmaları öngörülür. Bilim okuryazarı olma yolunda ilerleyen, dünyaya ahlak çerçevesinde nice başarılar atan, atalarından başarılı insanoğlunun yetişmesi temennisiyle...
3 Ocak 2014 Cuma
Otoriter & Eğlenceli Eğitimci
Yüzyıllarca otoriter ve disiplin ile iyi eğitim verildiği iddia edildi ve dünya üzerinde yüzyıllarca eğitimciler otoriter olmak gerektiğini düşünüp kendilerini bu yönde eğittiler. Son zamanlarda tamamen otoriter olmak gerekmediği, çocukların eğitimi sevmesi ile daha kalıcı ve verimli öğretim yapılacağı, be nedenle otoriterden ziyade, sevgi ve eğlence endeksli eğitimin daha güzel ve başarılı bir eğitim sistemi oluşturacağı yönünde düşünceler kuvvetlendi.
Bu iki zıt düşünce eğitimcileri ayırdı. Çocukların şimdi bu iki tür eğitimciye de farklı tepkiler verdiğini görmek zor değil. Otoriter eğitimciler ile mesafeli bir ilişki söz konusuyken, izin verici ve oyun endeksli eğitimciler ile samimi ve çoğu zaman sınırları belli olmayan ilişkiler peyda olmuştur. Her iki yaklaşımında hatalı yanları ve faydaları mevcuttur. Eğitimcinin hangi tarza sahip olması gerektiğini savunup bunu ispatlamak için örnekler sunan bir düşünce çerçevesinden sıyrılıyorum. Bana göre her iki görüşünde pozitif ve negatif yanlarını kestirmek, bu nitelikleri göz önünde bulundurarak eğitim vermek daha verimlidir.
Ancak bu görüş için her iki yöntemin doğrularını ve yanlışlarını iyi analiz etmeli, neyin gerekli olduğu konusunda sentezi doğru yapabilmeliyiz. Öncelikle sınıf kontrolü konusunda eğlence bazlı eğitimcilerin ciddi sorunu olurken disiplin bazlı eğitimcilerde de zorlama mevcut olduğundan isteksizlik akabinde de verimsizlik mevcuttur. Buna nasıl engel olmamız gerektiğini şu şekilde çözebiliriz. Neden eğitim verildiği konusunda öğrencileri bilinçlendirirsek isteksizlik yerini başarıya bırakabilir.
Eğlence bazlı eğitim veren eğitimciler ilgi çektikleri için dikkatleri kolay toplarlar. Ancak sürekli eğlence bazlı eğitim vermek kolay konsantrasyon bozulmasına, dikkat için sürekli dışsal güdüye ihtiyaç duyan bireylerin yetişmesine neden olur.
Eğitimcinin dikkat çeken faktörleri kullanması konusunda profesyonel olması lazım gelir. Disiplin bazlı bir eğitim olması şarttır. Ancak arada farklı unsurlar ile farklılık katmak olmazsa olmazdır. Bir örnek ile pekiştireceksek, ortalama bir öğrenci 20 dk. içinde dikkatini kaybeder. Ancak dikkatin kaybolmasını öne sürerek mini dersler işlemek hatadır. Çünkü her ara beraberinde yeniden odaklanma süresini uzatır. Mini dersler yerine bütün bir dersi disiplin içinde işlerken dersin koptuğu, ilginin azaldığı noktalarda eğitimcinin eğlence dolu öğretmen olması gerekir. Bu nokta eğitimcinin kültürüne, becerisine ve sınıf düzeyine bağlı olarak değişir. Aynı yaş grubunda aynı sosyo-ekonomik ve kültürel düzeye sahip öğrenci gruplarında bile farklı yaklaşımlara sahip mini öğrenci grupları mevcut olabilir. Burada öğretmenin yapmaması gereken dikkati dağılmamış, öğrenme hevesi olan sınıf ortamında gerekmediği halde, kendini ve dersi sevdirmek adına eğlence bazlı aralar vermektir. Bu sevdirmekten çok soğutur.
İkinci yapılmaması gereken öğrenci gruplarının düzeyine uygun aktiviteler verilmelidir. Sosyalliği zayıf öğrenci gruplarına daha sosyal olmalarını sağlayan, özellikle grup çalışmasına dayanan etkinlikler vermek, sosyalleşme konusunda zayıf olmayan öğrenci gruplarına daha bireyselliğe ve profesyonelliğe yönelik çalışmalar ile görevlendirmek gereklidir. Eğitimcinin bu farkı ayırt edebilecek olgunlukta olması gerekir.
Eğlence ve disiplin bazlı eğitimlerin farklılıkları, uzlaştıkları noktaları, ideal davranışları anlatmaya diğer yazılarımında devam edeceğim..
Bu iki zıt düşünce eğitimcileri ayırdı. Çocukların şimdi bu iki tür eğitimciye de farklı tepkiler verdiğini görmek zor değil. Otoriter eğitimciler ile mesafeli bir ilişki söz konusuyken, izin verici ve oyun endeksli eğitimciler ile samimi ve çoğu zaman sınırları belli olmayan ilişkiler peyda olmuştur. Her iki yaklaşımında hatalı yanları ve faydaları mevcuttur. Eğitimcinin hangi tarza sahip olması gerektiğini savunup bunu ispatlamak için örnekler sunan bir düşünce çerçevesinden sıyrılıyorum. Bana göre her iki görüşünde pozitif ve negatif yanlarını kestirmek, bu nitelikleri göz önünde bulundurarak eğitim vermek daha verimlidir.
Ancak bu görüş için her iki yöntemin doğrularını ve yanlışlarını iyi analiz etmeli, neyin gerekli olduğu konusunda sentezi doğru yapabilmeliyiz. Öncelikle sınıf kontrolü konusunda eğlence bazlı eğitimcilerin ciddi sorunu olurken disiplin bazlı eğitimcilerde de zorlama mevcut olduğundan isteksizlik akabinde de verimsizlik mevcuttur. Buna nasıl engel olmamız gerektiğini şu şekilde çözebiliriz. Neden eğitim verildiği konusunda öğrencileri bilinçlendirirsek isteksizlik yerini başarıya bırakabilir.
Eğlence bazlı eğitim veren eğitimciler ilgi çektikleri için dikkatleri kolay toplarlar. Ancak sürekli eğlence bazlı eğitim vermek kolay konsantrasyon bozulmasına, dikkat için sürekli dışsal güdüye ihtiyaç duyan bireylerin yetişmesine neden olur.
Eğitimcinin dikkat çeken faktörleri kullanması konusunda profesyonel olması lazım gelir. Disiplin bazlı bir eğitim olması şarttır. Ancak arada farklı unsurlar ile farklılık katmak olmazsa olmazdır. Bir örnek ile pekiştireceksek, ortalama bir öğrenci 20 dk. içinde dikkatini kaybeder. Ancak dikkatin kaybolmasını öne sürerek mini dersler işlemek hatadır. Çünkü her ara beraberinde yeniden odaklanma süresini uzatır. Mini dersler yerine bütün bir dersi disiplin içinde işlerken dersin koptuğu, ilginin azaldığı noktalarda eğitimcinin eğlence dolu öğretmen olması gerekir. Bu nokta eğitimcinin kültürüne, becerisine ve sınıf düzeyine bağlı olarak değişir. Aynı yaş grubunda aynı sosyo-ekonomik ve kültürel düzeye sahip öğrenci gruplarında bile farklı yaklaşımlara sahip mini öğrenci grupları mevcut olabilir. Burada öğretmenin yapmaması gereken dikkati dağılmamış, öğrenme hevesi olan sınıf ortamında gerekmediği halde, kendini ve dersi sevdirmek adına eğlence bazlı aralar vermektir. Bu sevdirmekten çok soğutur.
İkinci yapılmaması gereken öğrenci gruplarının düzeyine uygun aktiviteler verilmelidir. Sosyalliği zayıf öğrenci gruplarına daha sosyal olmalarını sağlayan, özellikle grup çalışmasına dayanan etkinlikler vermek, sosyalleşme konusunda zayıf olmayan öğrenci gruplarına daha bireyselliğe ve profesyonelliğe yönelik çalışmalar ile görevlendirmek gereklidir. Eğitimcinin bu farkı ayırt edebilecek olgunlukta olması gerekir.
Eğlence ve disiplin bazlı eğitimlerin farklılıkları, uzlaştıkları noktaları, ideal davranışları anlatmaya diğer yazılarımında devam edeceğim..
28 Kasım 2013 Perşembe
Yeni Neslin Girişimi
Hızla gelişen teknoloji yaşam şartlarımızı da değiştirdi. Bizler teknolojiyi kullanıp hayatımızı kolaylaştırırken farkında olmadan bazı kıymetli değerlerimizi de yitiriyoruz. Bundan yakınmak bir kenara, kaybolan değerlerimize tutunmak, kaybetmemek ya da geri kazanmak için bir çabamızda mevcut değil. Bu değerlerin değişim hızının ivmesi arttıkça kuşaklar arası çatışma daha da güçleniyor. Hatta bazı ailelerde şuan ebeveynler ile çocuklar arası kuşak farkı bir kat daha artmış durumdadır. Bazen bizden az farkla küçük yaşta olanların bizden bambaşka bir değerler dünyası olduğuna elbette şaşırıyoruz.Bunu biraz genellersek 80'lerde çocuk olanlarla 90'larda çocuk olanlar arasındaki farkların neler olduğundan bahsetmek istiyorum.
Geçtiğimiz kuşak teknolojiden nasibini yeteri kadar alamamış, öğrenmelerini sosyal yollarla tamamlayan bireylerden oluşuyor. Bu kuşak arkadaşlıktan, güvenmekten, söz vermenin ne olduğundan anlayan hatta bu konuda oldukça hassas olan bir kuşak. Öğrenmek istediklerini "google"a yazmıyor, ansiklopedilerin sayfalarını karıştırıyor. Emin olmadıkları mevzularda "ben biliyorum" diye atılanı az. Bu nedenle biraz pasifler. Söylediklerini bilip de konuştukları için ya da az bilen olduğu için genelde herkes birbirini dinliyor. Dinleyerek öğreniyorlar. Öğrenmek için kendilerinden daha fazla tecrübeye sahip bireylere ihtiyaçları var. Bu nedenle yaşı küçük olanların bilmediklerini düşünüyorlar. Yani bilginin yaş ile paralel olduğuna inanıyorlar. Birçoğu güzel ama birçoğu da yanlış düşüncelere sürükleyecek niteliğe sahip değerler.
Yeni kuşak ise bundan farklıdır. Yeni kuşağın arkadaşlık duyguları zayıf, antisosyalleşme eğiliminde olmasına rağmen; girişimci ruhları vardır. Bir önceki neslin bireyleri kadar tekdüze değiller. İnsanların aptal dediklerinin aksine ezberden uzak, olayları farklı açılardan değerlendiren niteliğe sahiptirler. Çünkü bu nesil bilgiye çok kolay ulaşır. Bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi değerlendirmek daha kıymetli olur. Daha fazla bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri beyinde harmanlayıp fikirler ortaya çıkarmak bireyleri eşsiz yapar. Bilginin ucuz olduğu zamanda paha eden fikirlerdir. Artık yeni neslin farklılıkları kabullendiğini, her bireyin farklı yönleriyle zenginleştiğini kabul ettiklerini bilmeliyiz.
Geçtiğimiz kuşağın bireyleri, farklılıkları dışlayarak bir şey elde edemeyeceğini anlamalıdır. Özgürlük burada başlar. Geçen nesil, gençlerimize bilgiyi ezberlemedikleri için kınamak yerine bilgiyi nasıl en güzel şekilde yorumlayabilecekleri konusunda yardımcı olmalıdır. Sadece bilmenin bir anlam ifade etmediğini kabullenmelidir. Geçen kuşak, kendi dostluklarının anılarıyla hayıflanma yerine toplumda bu değerlerin oluşması için doğru örnek olmalıdır. Geçtiğimiz kuşağın bireyleri gençleri farklılıklarından dolayı dışlamak yerine onlarla genç kalabilmeyi başarabilmelidir. Genç kalan fikirlerdir, bunu unutmamalıdırlar. Sosyal hayatta öğrenilenlerle, toplumun baskılarıyla yüklenilen rolleri yaşayarak hayatın anlamlı olmadığını, herkesin kimseyi incitmeden olmak istediği kişi olma özgürlüğüne sahip olduğunu bilmeleri gerekir. Herkesin kendisi olma şansına sahip olması gerekir. Bu şuurla hareket etmeleri gerekir.
Yeni neslin elbette eksik yanları vardır. Kültürümüzü çarpıtılmadan öğrenebilmek için bazen teknolojinin yetersiz kaldığını bilmeleri gerekir. Sosyal öğrenmeye kültürümüzü, değerlerimizi öğrenmek için başvurmak gerektiğini içselleştirmeleri gerekir. Farklılığın, çok yönlülüğün büyüsüne kapılıp, bilmeden farklı olmanın insanı yanlışlara iteceğini, farklı olma kaygısı güderken yolun kaybedilebileceğini kabullenmelidirler. Bu şuur bilgisiyle, fikirleriyle, nerede durulacağının farkındalığıyla büyülü bir neslin içimizde barındığını bize hissettirecektir.
Kişi yaşını düşünmeden davranış ve düşünceleriyle kendini hangi kuşağa yakın hissediyorsa, öyle davranmalı; ve iki kuşak arası çatışmaların çözümü için eksik olan yönlerini tamamlamak için gayret göstermelidir. Bu toplum içinde birbirinden kopuk bireylerin var olmasını engellerken, her bireyi olduğundan daha fazla geliştirir. Başarılara imza atan büyük bir aile olmak için, içimizdeki çatışmaları çözmemiz bunun için de duyarlı olmamız gerekir.
Geçtiğimiz kuşak teknolojiden nasibini yeteri kadar alamamış, öğrenmelerini sosyal yollarla tamamlayan bireylerden oluşuyor. Bu kuşak arkadaşlıktan, güvenmekten, söz vermenin ne olduğundan anlayan hatta bu konuda oldukça hassas olan bir kuşak. Öğrenmek istediklerini "google"a yazmıyor, ansiklopedilerin sayfalarını karıştırıyor. Emin olmadıkları mevzularda "ben biliyorum" diye atılanı az. Bu nedenle biraz pasifler. Söylediklerini bilip de konuştukları için ya da az bilen olduğu için genelde herkes birbirini dinliyor. Dinleyerek öğreniyorlar. Öğrenmek için kendilerinden daha fazla tecrübeye sahip bireylere ihtiyaçları var. Bu nedenle yaşı küçük olanların bilmediklerini düşünüyorlar. Yani bilginin yaş ile paralel olduğuna inanıyorlar. Birçoğu güzel ama birçoğu da yanlış düşüncelere sürükleyecek niteliğe sahip değerler.
Yeni kuşak ise bundan farklıdır. Yeni kuşağın arkadaşlık duyguları zayıf, antisosyalleşme eğiliminde olmasına rağmen; girişimci ruhları vardır. Bir önceki neslin bireyleri kadar tekdüze değiller. İnsanların aptal dediklerinin aksine ezberden uzak, olayları farklı açılardan değerlendiren niteliğe sahiptirler. Çünkü bu nesil bilgiye çok kolay ulaşır. Bilgiye ulaşmak değil, bilgiyi değerlendirmek daha kıymetli olur. Daha fazla bilgiye ulaşmak ve bu bilgileri beyinde harmanlayıp fikirler ortaya çıkarmak bireyleri eşsiz yapar. Bilginin ucuz olduğu zamanda paha eden fikirlerdir. Artık yeni neslin farklılıkları kabullendiğini, her bireyin farklı yönleriyle zenginleştiğini kabul ettiklerini bilmeliyiz.
Geçtiğimiz kuşağın bireyleri, farklılıkları dışlayarak bir şey elde edemeyeceğini anlamalıdır. Özgürlük burada başlar. Geçen nesil, gençlerimize bilgiyi ezberlemedikleri için kınamak yerine bilgiyi nasıl en güzel şekilde yorumlayabilecekleri konusunda yardımcı olmalıdır. Sadece bilmenin bir anlam ifade etmediğini kabullenmelidir. Geçen kuşak, kendi dostluklarının anılarıyla hayıflanma yerine toplumda bu değerlerin oluşması için doğru örnek olmalıdır. Geçtiğimiz kuşağın bireyleri gençleri farklılıklarından dolayı dışlamak yerine onlarla genç kalabilmeyi başarabilmelidir. Genç kalan fikirlerdir, bunu unutmamalıdırlar. Sosyal hayatta öğrenilenlerle, toplumun baskılarıyla yüklenilen rolleri yaşayarak hayatın anlamlı olmadığını, herkesin kimseyi incitmeden olmak istediği kişi olma özgürlüğüne sahip olduğunu bilmeleri gerekir. Herkesin kendisi olma şansına sahip olması gerekir. Bu şuurla hareket etmeleri gerekir.
Yeni neslin elbette eksik yanları vardır. Kültürümüzü çarpıtılmadan öğrenebilmek için bazen teknolojinin yetersiz kaldığını bilmeleri gerekir. Sosyal öğrenmeye kültürümüzü, değerlerimizi öğrenmek için başvurmak gerektiğini içselleştirmeleri gerekir. Farklılığın, çok yönlülüğün büyüsüne kapılıp, bilmeden farklı olmanın insanı yanlışlara iteceğini, farklı olma kaygısı güderken yolun kaybedilebileceğini kabullenmelidirler. Bu şuur bilgisiyle, fikirleriyle, nerede durulacağının farkındalığıyla büyülü bir neslin içimizde barındığını bize hissettirecektir.
Kişi yaşını düşünmeden davranış ve düşünceleriyle kendini hangi kuşağa yakın hissediyorsa, öyle davranmalı; ve iki kuşak arası çatışmaların çözümü için eksik olan yönlerini tamamlamak için gayret göstermelidir. Bu toplum içinde birbirinden kopuk bireylerin var olmasını engellerken, her bireyi olduğundan daha fazla geliştirir. Başarılara imza atan büyük bir aile olmak için, içimizdeki çatışmaları çözmemiz bunun için de duyarlı olmamız gerekir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)