Sayfalar

20 Ağustos 2015 Perşembe

Bütüncül Bakış Açısıyla Etkinlikler

İnsan öğrenmek ve yapmak isteme gizil gücüyle doğar. Bu güç insana daha faydalı ve mutlu yaşaması için enerji verir. Yaşam şartlarının yüzyıllar içinde değişmesi, kültürler, medeniyetler bireylerde şu soruları oluşturmalıdır, oluşturmuştur: "nasıl öğrenme?", "ne şekilde yapma?".

Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.

Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve  planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.

Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.

Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.

Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Eğitime Multidisipliner Yaklaşmak



Multidisipliner, sözlük anlamıyla "çok alanlı" ya da "çoklu disiplin", bir uzmanlık alanında bu uzmanlık alanının birden çok alt uzmanlık alanlarının ya da birden çok uzmanlık alanlarının koordine olarak çalışmasıyla tabir edilebilir. Gelişen dünya şartlarında bilimin her alanında yapılan / varılan yenilikler sayesinde multidisipliner yaklaşımı duymaya başladık ve görüldüğü üzere ilerleyen zamanlarda daha çok ilişkili olmaya başlayacağız.

Multidisipliner çalışmak birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da gerekli profesyonelliğe adım attıracak bir anlayışı getirir. Bunu eğitimin her alanında görebilmek mümkündür. Öğrencilerin matematik öğrenirken resim ve geometriyi, jeolojiyi öğrenirken biyolojiyi pekiştirmesinden tutalım da sözel ve sayısal alanların birleşiminden oluşan siyaset mühendisliği gibi yeni şekillenen alanların geliştirilmesi ve öğrencilere tanıtılmasına kadar birçok hususta multidisipliner anlayışın önemini kavramak mümkündür. Eğer çocukların daha iyi şartlarda var olabildikleri bir dünyada yaşayabilmelerini istiyorsak, bunun yolu onların var oldukları dünyaya daha kolay uyum sağlayabilecekleri çalışma şartlarını oluşturmak ve bu uyumu sağlayabilen eğitimleri onlara verebilmenin yöntemleri üzerinde düşünmemiz gerekir.. Birçok yeni mesleğin oluştuğu günümüzde yeni mesleklere entegre olabilmeleri için öğrencileri multidisipliner yaklaşımla yetiştirmenin önemi açıktır.

Multidisipliner yaklaşımla paralelce ilerleyen bu meslek çeşitliliği; aslında dünyada diğer parametrelerle birlikte var olan bir olgu değil, planlı olarak değişimi ve gelişimi oluşturulması gereken bir olgu olmalıdır. Şöyle ki, bir çocuğu sosyal bilimlerle başarılı olduğu için sözel alana yönlendirmek, hayatının bundan sonraki safhalarında ona gerekli olmayan bir yığın bilgiyi yüklemek bu bilgilerin altından kalkamayan gence düşük puanlı bir bölüme göndermek hayatlarında kullanabilecekleri gerekli bilgileri onlardan mahrum bırakmak adil değildir. Öğrenciler henüz okul sıralarında başarılı olabilecekleri alanları eğitimcilere fısıldar ancak ne yazık ki eğitimciler olarak bizler duyamayız. Eminim ki insanlar gizil güçleriyle vardır ve onları etkili değerlendirebilmek eğitimcilerin ve ailelerin görevidir.

Multidisipliner eğitimle mesleki çeşitlilik sağlanabilecek ve bu yeni meslek kolları oluşturmakla birlikte farkındalığı yüksek bireylerin kontrolünde bir dünya inşa etmeye yardımcı olacaktır. Ekonomi alanında eğitim almış şehir bölge planlama uzmanları, güzel sanatlarla psikolojiyi entegre edebilmiş psikologlar ve bunun gibi multidisipliner çalışan ve öğrenen bireyler var oldukça mesleklerin icra ettiği iş yükü daha profesyonelce çözümlenebilir. Bunun için iyi disipline edilmiş bir eğitim sistemi inşa edilebileceği gibi var olan mesleki alanlarda hocaların rehberliğinde öğrencilere mesleklerine katkı sağlayacak, bireyleri geliştirebilecek alanlarda kendilerini geliştirmeleri -kurslar, seminerler, atölyeler vb. çalışmalar ile - sağlanabilir.

Multidisipliner yaklaşımla daha dar bir perspektifle odaklanmayı başarırsak aslında kalıplaşmış öğretilerden vazgeçen öğretmenlerin de bunu başarabileceklerini söylersek yanılmış olmayız. Biyoloji dersini hayat bilgisi konularıyla entegre anlatan öğretmen kimya ve fizikte unutulması kolay formülleri onları keşfeden bilim adamlarının tarihleriyle, videolar ya da görsellerle anlatmak teknolojinin nimetlerinden faydalanarak belgesel tadında stüdyo çalışmalarıyla bunları gerçekleştirmek, coğrafya dersini kimya dersine atıfta bulunarak örneklemek, tarih dersini resimler güzel sanatların farklı kollarına referans vererek sunmak öğrencilerin tüm bilimleri birbirleriyle daha doğru bir şekilde bağlamasına, öğrendiklerinin daha kalıcı olmasına (bilgileri anlamlı bir şekilde öğrendikleri için) ve ders işlemekten zevk almalarına ön ayak olur.

Tüm bu nedenlerle multidisipliner eğitimi , bilimde multidisipliner yaklaşımların profesyonelliğe adım atmak için basamak olduğuna inanmalıyız. Daha sığ bakış açısı ve metotlarımız yerine multidisipliner yaklaşımla neler yapabileceğimizin farkında olarak daha iyi eğitimi sunabilmeliyiz.


9 Temmuz 2015 Perşembe

Kitap Oku ve Anla


Kitap okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığı çocuklara kazandırma konusunda son yıllarda olumlu gelişmeler kaydetmiş olsak da yeterli başarı sağlayamadığımız bir gerçektir. Bunun en önemli ispatı da ülkemiz okuma oranları, binlerce lisans mezunumuza rağmen. Ülkemizde her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. Bu rakam Japonya'da 80'e kadar yükseliyor. Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda yaklaşık 12 bin kişiye 1 kitap düşüyor.

Kitap okuma alışkanlığı ile ilgili bu verilerin paylaşılmasıyla bir kesim tarafından "biz, kitaba para harcamayıp ödünç kitapla kendini geliştiren bir toplumuz" söylemiyle karşılaşıyoruz. Ancak ne yazık ki bunun gerçek olmadığını eş dost sohbetleriyle tecrübe edip, PISA değerleriyle ispat edebiliriz. PISA değerlerine göre 2012 yılında ülkemiz okuma başarısında 65 ülkeden 42. sıradadır.
Bu değerler ışığında denilebilir ki, genciyle yaşlısıyla kitap okuma ve okuduğunu anlama noktasında sıkıntılar yaşayan bir toplumuz.

Okumak sadece hızlı okumayı başarmak ve bilgili olmak için var değildir. Okumak bireylerde geniş bir vizyona sahip olmanın başlıca basamaklarında biridir. Araştırmalar gösterir ki okumayı alışkanlık edinmiş bireylerin, aile içi ilişkilerinden topluma katkıda bulunma metotlarına kadar birçok alanda bakış açısının geliştiğini, geniş perspektife sahip olduğunu gözlemleyebiliriz. Birey okudukça farklı bakış açılarını, fikirleri ve bilgileri tecrübe edecektir. Her bireyin özgün düşündüğünü kabul edersek, bireyin her okumasıyla kazandığı tecrübeler onun düşünce dünyasında yeni alanlar yaratacağını söyleyebiliriz. Yeni dünya ise zaten buna ihtiyaç duyar: Bilgisayar gibi ezberleyen değil, bilgiyi harmanlayıp yeni fikirler sunan kişilere.

Okumanın sağlayacağı yararlardan biri ise, birçok ebeveynin dikkati çeken noktadır. Okuma becerisi ve okuduğunu anlama yetisi hakkında belli bir başarı göstermiş çocuklar sınavlarda daha başarılı olabilmekte ve hızlı soru çözebilmektedir. Okuma becerisi matematik sorularını kavrama hususunda dahi öğrenciye yardımcı olmaktadır.

Çocukların okuması için biz neler yapmalıyızı düşünen aileler en önemli not, "onlarla birlikte siz de değişin" demek en öz cevap olacaktır. Araştırma sonuçları kitap okuma alışkanlığı edinmiş ailelerin çocuklarına kitap sevgisi kazandırması konusunda daha etkili olduklarını göstermektedir. Yani öncelikli olarak onların geleceği için biz yetişkinlerin okuması, okumayı alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.

Başarısız arkadaş edinen çocukların bundan etkilenip derslerinde düşüş yaşaması, çevrenizde sık görüştüğünüz kimselerle hayata bakış açınızın benziyor olması ya da benzemesi birer sosyal öğrenme örnekleridir. Okuma alışkanlığı hakkında yapılan çalışmalar bu örneklerin kitaba karşı düşünce konusunda da benzer olduğunu ispatlıyor. Gerek aile çevresi gerek iş ve okul çevresi gerek yaşanılan mekan bireylerin okuma alışkanlığında etkileyici faktörler. Bu verileri olduğu gibi kabul etmek ivmeli ilerlemenin hatta ilerlemenin önünde kettir. Okuma oranın düşük kırsal alanda yaşayanlar için daha çok okuyan, okuduğunu anlayan çocuk yetiştirmenin yöntemleri üzerine kafa yorulabilir. Yaşanılan çevre, çocuğun etki alanları bahane edilmemelidir. Kentsel bölgelerde yaşayan bireylerde ise ne yazık ki çevredeki bireylerin az okumuşluğu üzerinden politika yaparak okuduğunu yeterli görme, kendini çok okuyan olarak görme eğilimi gözlenmektedir. Dünya standartlarına baktığımızda birçok kentlinin okuma oranı düşük olarak tabir edilebilir.

Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak ve okuduğunu anlamalarına yardımcı olmak için elbette sadece ebeveynlerin okuyor olması yeterli değildir. Çocuklarla okuma etkinlikleri yapılabilir. Sesli ve sessiz okuma çalışmaları bunlardan ikisidir. Sessiz okuma çocuklara hızlı ve daha çabuk anlayarak okuma yetisini kazandırırken, sesli okuma hitabet konusunda onlara yardımcı olur. Aslında aile bu konularda çocuklara rehberlik edip örnek olmalıdır. Ne kadar sesli ne kadar sessiz okuyacağına çocuk karar verebilir ya da doğaçlama olarak herhangi birini tercih edebilir.

Müziksel yeteneğe sahip olan çocuklara şiir kitabı alınıp sesli olarak okumaları önerilebilir. Çocuk her bir satırda sesiyle oynayarak okumaya karşı olumlu duygu geliştirebilir. Ya da resim alanında yetenekli olan çocuğa okuduğu hikayenin resmini çizmesi teklif edilebilir. Böylece hikayeyi anlayarak okumaya çalışırlar. Ancak çocuklar yaratıcı güce sahiptirler. Bazen okudukları hikayeye yeni kahramanlar ekleyerek resmedebilirler. Bu hikayeyi kendi düşlerinde geliştirdiklerini gösterir.

Henüz ilkokul birinci sınıfı tamamlamış çocuklara çok uzun hikayeler vermeyin. Zeki olabilirler ancak okuma konusunda fazla baskıcı tavır onların okumadan soğumasına neden olabilir. Yaş grubuna göre kitap seçmek fayda sağlayabilir. Ayrıca ilk kademe çocuklar için seçtiğiniz hikayelerin iyilik, yardımlaşmak, arkadaşlık, sevgi gibi konuları işleyen kitaplar olmasına özen gösterin. Çocuklarla birlikte kitap almaya gitmek, onları dergilerle de tanıştırmak etkili olabilecek diğer yöntemlerdendir.

Kaynakça:
Aytaş, Gıyasettin. "Okuma eğitimi." Türk Eğitim Bilimleri Dergisi 3.4 (2005): 461-470.
Dil ve edebiyat dergisi, Türkiye dil ve edebiyat derneği, Ocak 2015 sayı 73
Yılmaz, Bülent. "Okuma sosyolojisi: Ankara’da oturanların okuma alışkanlıkları üzerine bir araştırma." Türk Kütüphaneciliği 9.3 (1995): 325-336.


25 Haziran 2015 Perşembe

Modern Kölelik ve Eğitim

Kölelik yüzyıllarca farklı kisvelere bürünerek var olmaya devam ederken, modern kölelik çağımızın insanını tehdit eden sinsice hayatlarımıza girmiş olan bir tabirdir. İnsanın merkezde olduğu düşünülüp birçok parametreler dahilinde aslında hayatının bir zincirle olduğu yere bağlanması olarak da tasvir edilebilir. Günümüzde bir bireyin çalıştığı kuruma zorunlu, istemeyerek hizmet etmesi, insanın istemediği işlerde para kazanmak için çalışması, sevmediği bir insanla statü ya da toplumdan onay almak amacıyla evlenmesi de modern kölelik tabirinin altında değerlendirilir.

Modern köleliği oluşturan aslında yine insanlardır. Köleliğin legal olmamasıyla birlikte iş gücünü oluşturan alt sınıfın tabiri caizse avuçta tutulmasının modern yolu düşünceleri değiştirmekti. Günümüzde insanların düşüncelerini ve değerlerini irdelediğimizde aslında bireylerin modern köle haline getirilmesi aşamalarının nasılda işlediğini anlayabiliriz. İnsanlar, insan olarak mutlu yaşamak değil, daha çok para kazanmak için daha iyi statü elde edebilmek için çalışıyor. Çoğu kimse ise diğer kimselere statülerini, mal varlıklarını, hizmet ederek aldıklarını göstermek ve sözde kendini ispatlamak için çalışıyor. Öyleyse her gün sevmediği işe giden bunu başkalarına iyi bir iş sahibi imajını ispatlamak için gidiyorsa, başkaları dediğimiz kişilerin kölesidir. Veyahut eşinize daha pahalı bir yüzük almak için iş yerinde rakiplerinizin ayağına çelme takıyorsanız, ne aşkı ne sevgiyi ne de dünyayı tam olarak anlamış ve yaşamış sayılmazsınız.  

Ancak tüm bunlarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan çalışma becerisini göstermek ve ihtiyaçlarınızı karşılamak için para kazanmak gerekmektedir. Öyleyse hayatın gerçeği ile özgür yaşamanın terazisi nasıl bir denge halinde bulunmalıdır?

Bu dengeyi yakalayabilmek için değerlerin ve eğitimin nedenlerinin sorgulanması şarttır. Aslında sosyolojik bir olgu olan modern kölelik, eğitim ile sıkı bir ilişki içindedir. Ebeveynler olarak çocuklarımızın köle olarak yaşamaması için dünyadaki tüm politik, ekonomik, eğitimsel alanları değiştirmek elbette mümkün değildir. Ancak çocuklara dünyayı daha özgür algılayıp yaşamaları için onlara belli değerleri kazandırmamız mümkündür. Bunların en başında gelen kendini bilmektir. Çocuklara eğer kendini tanımalarına, ne istediklerine, ne ile mutlu olabildiklerine, hangi işleri yaptıklarında tatmin olduğunu sorgulamalarına fırsat vermeli, desteklemeli ve onların bu sorgulayıcı bakış açısını kazanmalarına rehberlik etmeliyiz. Bireyler ancak ne istediklerini bildikleri zaman köle değil insan olabilme yolunda adım atabilirler.

Birçok ebeveynin yapmakta zorlandığı bir diğer mesele olduğu gibi kabul etmektir. Çocuk / genç ailesiyle farklı fikirde olabilir. Farklı ilgi alanlarına sahip olabilir. Vaktini ebeveynleri ile değil, ilgi alanına hizmet eden diğer kişilerle daha çok öğrenmek için harcayabilir. Tüm bunlara saygı duymamız gerekiyor. Çocukları oldukları gibi kabul etmek onlara saygı duymak daha özgür yaşamalarını sağlayabilir. Bu elbette ailelerin çocuğun kölesi olması anlamına gelmiyor. Ebeveynlerin bu noktada da dengesi sağlaması şart.

Pastanın kıvamındaki un miktarı gibi modern köleliğin önünde dik duruşlu olabilmenin kıvamında önemli husus ise cesarettir. Çocuklara cesaretle istediğinin peşinden koşabilmeyi, düşünüp tarttıktan sonra atik bir şekilde harekete geçebilmeyi öğretebilmek gerekiyor. İnsan cesarete ömür boyu ihtiyaç duyar. Ancak cesareti mantıkla entegre edebilmeyi gençlik yıllarında öğrenir. Cesareti ise aslında hiç öğrenmez, onunla doğar. Öğrendiği şey korkmaktır. Ailelerin cesareti öğretmelerine gerek yoktur. Korkak olmayı öğretmemeleri yeterlidir. Ailelerdeki otoriteyi sağlama pahasına oluşturulan "ebeveynim ben ezici üstünlüğüm" anlayışından vazgeçilerek çocuklara korkak olmayı değil, cesaretle yürüyebilmeyi öğretmek mümkün kılınabilir. 

7 Haziran 2015 Pazar

Sınavları Boşver, Öğrenmene Bak

Bilimin her araştırmasıyla birlikte çocuk yetiştirmede renkler değişmektedir. Her gün değişen renklerin sonucunda ne yapacağını bilemeyen ebeveynler "popüler bilim"in kurbanı olabiliyor.
Elbette bilim evrilen, gelişen ve bizi de değiştiren/değiştirebilen bir olgudur. Bu çerçevede neler yapacağımızı bilmememiz / bilemememiz bilimin evrilmesiyle değil, bilginin temelinin olmamasıyla ilişkilidir.
Çok bilgili, zeki! , sınıfta arkadaşlarından önce ve onlardan daha çok bilen bir çocuk neredeyse ailenin popüler üyesi olma hakkını kendinde görebiliyor. Bu da bir nevi tabakalaşmayı zihinlere "yaşamın değiştirilemez bir gerçeği" olarak işlenebiliyor. Öyle ya sınıfta ve evde "en" olabilme duygusu daha çocuk yaşlarda bireylerin kalbine bir tohum gibi ekiliyor.
Daha iyi işlerde çalışmak, daha iyi kariyer yapmak, daha fazla para kazanmak adına bu yarışa sokulan çocuklar artık iyi ya da kötü, ilgili ya da ilgisiz demeden önlerine sunulan soruları en kısa zamanda yutma telaşı içindeler.
Sistemin böyle olmasından yakınan birçok aile, teslimiyetçi bir tavırla oyunda piyon olmayı kabullenmiş tavırlar sergilerken, kurban hep aynı: çocuk! Bu şartlar altında ben çocuğumu daha özgür nasıl yetiştiririm diye düşünüp, en temel noktasına gitmemiz gerek: Çocuğunuza ve insan olarak onun içindeki cevhere güvenin.
Bir çocuk sınavda belli soruları çözdüğü için başarılı veya yetenekli değildir. Bir çocuk başarılı ve yetenekli olduğunu içinde barındırdığı yeteneği ortaya çıkardıkça hissedecektir. Onun içindeki bu yeteneği, her insandaki gizil gücün varlığını bilin. Bunun ardından bu gizil gücü ortaya çıkaracak etkinliklere başvurun. Bir çocuğun mantıksal - matematiksel zekası yüksek diye önüne testler yığmanızın anlamı yok. Ona mantık oyunlarını gösterdiğiniz, sayılarla dolu bir dünyaya yolculuk etmesine rehberlik etmediğiniz sürece tam anlamıyla ruhuna inmeniz mümkün değildir.
Bugünlerde öğrencilerin farklı yöntemlerle kendilerini keşfetmelerine izin veren birçok etkinlik ve kurslar düzenlenmektedir. İlgili anne-babalar bunları takip ederken çocuklarının gelişimleri için doğru adımlar atmayı görev biliyorlar.
Peki en olabilme duygusunun önüne nasıl geçilebilir ki? Öncelikle en eğitimli insanlarımızın bile çoğu zaman düştüğü bir hataya düşmemek gerekiyor. Daha yaşına girmemiş çocukların her hareketini kıyaslarken, okul çağı çocuklarımızı kıyaslama konusunda kendimizi haklı görüyoruz. Eğitim sistemimiz tüm çocukların tüm dersleri eşit ve iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini benimserken, ebeveynlerin takınması gerekn tutum çocukların kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kişilerle kesinlikle kıyaslanmaması; başarılı oldukları ve başarısız oldukları derslerin olabileceği bunun kabul edilmiş olmasıdır. Özellikle önümüzdeki günlerde karnelerin alınmasıyla ailede başarı ve başarısızlık mevzuları daha derinden gündem oluşturacaktır. Tüm parametreler aynı dahi olsa kişilerin bireysel farklılıkları gözetildiğinde kıyaslamanın haksızlığı ispatlanır. Bu nedenle "neden başarısızsın", "neden bu dersin notu düşük" gibi sorularla çocukları köşeye sıkıştırıp, "ben ...dersinden senden daha yüksek almıştım" şeklindeki ego şişiren savaş başlatan cümlelere yelken açmamalıyız.
Aksine yapılması gerekenleri düşünürsek; başarılı olduğu derslerin daha da gelişimi, bu alanda ilgisi doğrultusunda yeni etkinliklere yol açılabilir. Örneğin resmi seven çocuğa boya almak, müzikten hoşlanan çocuğa enstrüman almak, türkçesi başarılı çocuğa hikaye kitabı almak, matematiği başarılı çocuğa zeka oyunları ya da sayısal bulmacalar almak bir ödüldür, teşviktir. Böylece başarılı dersin ileride daha da başarılı olması için basamak teşkil eder.
Başarısız dersler hakkında da neler yapılabileceği nasıl çalışılması gerektiği, bunu eğlenceli hale nasıl dönüştürüleceği konuşulabilir. Önemli olan çocuğu sıkmadan öğrenebilmesi için uygun yollar izlemek suretiyle çoktan seçenekli öğrencilik hayatlarına çok renkli ve öğretici dakikalar katabilmektir.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Rencide Etmenin Kötülüğü

Mobbing olarak bilinen psikolojik baskı/ taciz durumları birçok kurumda görülmemesi hususunda yazılıp çizilirken, okullarda çocuklara yapılan aynı durum - biz bu durumu genellikle okullarda küçümseme, topluluk önünde küçük düşürme olarak izliyoruz - da söz konusudur, ele alınmalıdır, çözümlenmelidir... Rencide etme, küçük düşürme, küçümseme gibi problemli hususların sosyal hayat özellikle aile içi iletişim ve eğitim alanlarına etkileri olmak üzere iki başlıkta incelemeyi uygun görüyorum.
Öncelikle aile içi iletişimde, kalp kırma, rencide etme (çocuklara isim takmayı da buna ekleyelim) gibi durumlar söz konusu ise kişiler belli davranışların getireceği yorumları bildikleri için o davranışı ya isteksizce yapmazlar ya da saklı gizli yaparlar. Bu, devamında içini özgürce açamayan, yargılanma korkusuyla yaşayan, yıllarca başkalarının düşüncelerine göre hareket etmiş, ruhu köleliği aşamamış bireylerin çoğalmasına neden olur. Toplumda görülen her türlü ilişkinin temelindeki şiddetli iletişimsizliğin bir nedeni de budur. Ailede bu şekilde davranılmaya maruz kalan, çocuk kelimesiyle küçümsenerek gururu ve kişiliği dikkate alınmayan çocuk yaştaki bireyler, zamanla aile içinde yargılayan kişilere karşı kendilerini kapatırlar.Ardından çocuğuna erişemeyen ebeveynlerin olması kaçınılmaz olur. Ataerkil toplumumuzdaki babasıyla yeterli ilişki içinde bulunmamış bireylerin durumu kültürle açıklanmaya çalışılsa da doğruluğu tartışmalıdır. Çünkü ebeveyn çocuklarıyla iletişim kurmalı, onlara hayat yolunda rehberlik etmelidir. Ne arkadaşlık dozunda hafife alınmış ilişki ne de katı kuralların aşılamadığı ilişki tipi olmalıdır.
Bunun aksine bireylerde koşulsuz kabulle; çocuğu duygularıyla, istekleriyle, ilgileriyle kabul etmeyle; onu yönlendirmekle değil, gerektiğinde ona rehberlik yapabilmekle daha sağlıklı bir ilişkinin dayanakları kurulmuş olur.

Eğitimde rencide etme gibi durumlar ise kişilik gelişimine bir sabotaj olsa da öğrenmenin önündeki en büyük engellerdendir. Çünkü tüm parametreler izole edilebilse dahi birey rencide eden kişinin aynı davranışı tekrar yapabileceği kaygısını taşır. Kaygı içinde de öğrenme düzeyi düşer. Diğer durumların da pik yapması olasıdır. Örneğin öğrencideki derse karşı sevgisizlik, ilgisizleşme, ders içinde dersi engelleyen davranışların görülmesi olasıdır.
Günümüzde çoğu eğitimci! sınıf otoritesini sağlamak için öğrencilerin ders durumlarındaki başarısızlığını sınıf ortamında yüzlerine vurmak suretiyle küçük düşürmek, en küçük bir davranışı dahi cezalandırmak yollarına başvurabiliyor. Halbuki öğrenci zaten dersi bilmediği için o ortamda öğrenci pozisyonundadır. Eğer sorumsuzluk durumu mevcut ise önce bunun nedenleri irdelenmelidir.
Elbette öğretmen sınıf içinde öğrencilere sorular yöneltmek, ders esnasında düşüncelere dalan öğrencilerin dikkati çekmek için söz hakkı vermek, sormak, düşündürtmek hatta uyarmak gibi görevlere haizdir. Ancak bunu yapmasındaki neden öğrenciyi incitmek olmadığını ifade etmesi, öğrenmenin yolunun eleştirmek, düşünmek, sorgulamak, sormak, araştırmak olduğunu açıklayabilmesi önemli ve cesaret isteyen bir adımdır. Cezalandırmak yerine sorunun neden kaynaklandığını irdelemek gerçek bir eğitimci davranışıdır.
Öğrenciniz her gün derse geç kalıyorsa, önce sorunun ne olduğunu araştırın. Ailevi sorunu ya da ekonomik nedenlerle hem iş hem okul arasında dengeyi kuramamış ve yardımınıza ihtiyacı olan bir öğrenciniz olabilir.
Stüdyo derslerinde eğitimci olanların öğrencileri ve kişiliklerini değil, onların hatalı davranışlarının ikaz edilmesi gerekir. Stüdyo eğitiminde eleştirilerin kişilere ve kişiliklere karşı yapılmadığı, işle ilgili birbirini daha da geliştirerek evrilmek için yapıldığını anlatmak, öğrencilerin bu bilince sahip olmasını sağlamak eğitimcinin önemli bir görevidir. Bu beraberinde eğitimcinin kalitesini arttırdığı gibi, sağladığı güven ortamıyla öğrencinin kalitesini de arttıracaktır.
Hayatımızda, zihnimize daha çok kabulu yerleştirdiğimiz zaman daha fazla iç huzuruna, daha az çatışmaya ve olaylara yargısal tepkiler yerine çözüme yönelik uzlaşmacı tavırlara yer verebiliriz. Rencide etmeden daha iyiye evrilmenin yolunun da kolay olduğunu tecrübe etmiş oluruz.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Aklın Sana Engel Olmasın!

"Zihinsel engelli" tabirinden daha fazla korkmamız gereken bir olgu var: "zihin engelleri". Tabularımız, korkularımız, bizleri yapamamaya itebiliyor. Tüm bu negatif biyolojik elektriği çocukların üzerine yığdığımızı düşündüğümüzde başarıya ulaşmak zorlaşabiliyor.
 Peki nedir bizi engelleyen düşünceler? Neden bizi engeller? Nasıl göğüs gerilebilir? Çocukları etkilememesi için ne şekilde önüne geçebiliriz?
 Başarısızlık korkusu bizi engelleyen başlıca düşüncelerden biridir. Bize neyi başarabileceğimizi degil neyden kaçınmamız gerektiğini söyler. Çocuklara "başarılı olursan konuya hakim olunacağını" anlatmak yerine "başarısız olduğunda başına gelecek felaketleri!" yineleyerek fısıldar kulaklarına. Endişe, kaygı, yargılanma ve cezalandırılma korkusu başarıyı gölgeler. Nice yetenekli ve zeki çocukların başarıyı elde edememesi, sonrasında başarısızlığı kabullenmesi hal böyle olunca zamanla tembelliği alışkanlık haline getirmesinin nedeni yine aynıdır.
 Sadece aile değil, toplum olarak bu anlayıştan vazgeçmemiz gerekir. Halen sabırlı olup kekeme bir çocuğu dinleyemiyoruz. Her kelimesini ondan önce söylemenin egosunu yaşıyoruz. Kendisini düzeltmenin  ve bir kelimeyi kimse söylemeden söyleyebilmenin tadına varmasına izin vermiyoruz. Nitekim yetişkin olduğunda "kekeme" diye yaftalıyoruz, dışlayabiliyoruz.
 Çocuklar çok konuşup dil gelişimlerine yardımcı olması için kritik dönemlerinde onların şarkılar, tekerlemeler söylemesine, hikayeler anlatmasına izin vermiyoruz. Hep yorgun, bitkin, mutsuz ve haliyle çocukların susmalarınì isteyen tavrımız var. Kendimize, daha çok para ile mutluluk sağlayabileceğimizi düşündüğümüzden dünyanın yığınla iş yükünü yüklüyor, kapitalist dünyada mutsuzca yaşıyoruz. Ardından konuşan ya da şarkı söyleyen bir çocuğa takatimiz kalmıyor. Öyleyse müzikte, resimde, hitabette başarılı olmak çocuğun genetiğinde olsa bile bunun önündeki engellerden biri biziz...
 Biz eksiklikleri, olumsuzlukları tabular olarak değerlendiriyoruz. Eksikliklerimiz bizim başarmakla çıta atlayacağımız/atladığımız hedeflerimiz olmalıdır. Çocuklarımızı da bu anlayış çerçevesinde yetiştirmemiz önem arz eder.
 Eksikliklerimizden korkmamalı; 'bunlar benim eksikliklerim ama beni bunlarla kabul edin beni idare edin' narsistliğine de gitmemeliyiz. Bunun yolu özgüvenli olmak, çocuklarımızı da özgüvenli yetiştirmekten geçer. Özgüven sahibi kişiler başarısızlığı bir ders olarak algılar, eksikliklerini nasıl gidereceğinin yollarını arar. Kendini daha üstün insan yapma gayreti içinde olur. Kendisiyle ve toplumla barışık, kendinden emin, yenilenebilir, gelişebilir kişiler ve dolayısıyla toplumu / toplumları peyda etmenin yolu özgüven sahibi olmaktan, başarısızlıktan korkmamaktan ve eksikliklerini gidermeyi vazife bilmekten; bunlara ilave bu anlayışta nesiller yetiştirmekten geçer.