ÖSYM puanlarının belirlendiği tercih zamanına az kalan şu günlerde gençler ve aileler hangi bölüm, hangi üniversite sorularına cevap aramaktadır. Sonuçta bir kişinin hayatındaki kilit noktalardan biri olan meslek seçimi kritik öneme sahiptir. Bu nedenle bu süreci temiz zihinle objektif düşünerek iyi analiz ederek değerlendirmek şarttır.
Tercih listesi hazırlamak sınava hazırlanmak kadar yorucu olmakla birlikte, nereden başlayacağını bilemeyen henüz kesin bir üniversite ve bölüme karar kılmamışlar için yol haritası olacak önerilerim olacaktır. Bunlardan ilki öğrencinin kendisini tanımasıyla başlıyor. - Nitekim meslek seçmek, tercih sürecindeki en önemli nokta.- Bir öğrenci öncelikle ilgi ve yeteneğinin yatkın olduğu alanları bilmeli ve bu alanlardaki meslekleri gerekirse liste yaparak tespit etmelidir. Bu meslekleri icra edebilmek için hangi bölümlerin okunması gerektiği, çalışma şartları, mesleğe atıldığında ilk yıllarda ve tecrübe kazandıktan sonra ne gibi durumlarla karşılaşabileceği hakkında fikir almak, bilgi toplamak gereklidir. Örneğin öğretmenlikte özel sektörün artı ve eksileri, tecrübeli öğretmenlerin özel sektörde şartları ya da harita mühendisliği ile jeoloji mühendisliği arasındaki farklar, çalışma şartları neler bunların tespit edilmesi, araştırılması gerekiyor. Bu aşamada aynı zamanda öğrenci; çalışma şartları, iş yükü gibi faktörlerden hangilerinin kendi yapılarına uygun olduğunu ve nasıl bir iş hayatı beklediğini analiz etmelidir.
Aynı zamanda öğrenci; listeleyip analiz ettiği bu bölümlerin - üniversitelerin internet sayfaları yardımıyla - hangi dersleri içerdiğini araştırabilir, bu derslerin muhtevasını öğrenebilir ve bu şekilde o bölümün kendi yeteneklerine uygun olup olmadığını tespit edebilir. Bölümlerin isimlerinden ziyade müfredatlarını öğrenmek o bölümü okumakla hangi konularda uzmanlaşılabileceği hususunda fikir verir.
Bu aşamaların iyi kötü şekillenmesiyle birlikte bu bölümlerin hangi üniversitelerde var olduğu araştırılır. Çoğu kişinin atladığı kısım bu noktadadır. Seçilen bölümlerin hangi üniversitelerde yer aldığı tespit edilip bu üniversitelerin çeşitli sosyal fiziksel imkanları tartılır. Bölümün üniversitenin hangi kampüsünde yer aldığı, kampüsün olanakları, çevre şartları araştırılarak sürprizlerle karşılaşmamak adına doğru bir adımdır. Örneğin x üniversitesinin y bölümü ana kampüste değil bir ilçede yer alıyorsa, bunu bilmek o ilçenin niteliklerini yaşam şartlarını, öğrencinin kendini geliştirmesi için uygun olup olmadığını analiz etmek için yararlı bir bilgidir.
Bölümlerin ve üniversitelerin araştırılmasında tercih kılavuzundaki açıklamalar kısmını incelemek o bölüm o üniversite hakkında bilgi verir. Bölümün derslerinin hangi dilde hangi oranda verileceği hakkında; bazı bölümlerde bir / birkaç yıl yurt dışında okuma imkanları mevcut ve bu gibi durumların şartları nedir, maliyeti nedir gibi durumları incelemek adına açıklamalar/özel durumlar kısmı incelenmelidir.
Bunlarla birlikte bölümleri puanlara ve başarı sıralamalarına göre listelemek gerekmektedir. Öğrenci puanından yüksekte birkaç bölüm yazarak olası puanların düşmesi durumunda kazanma ihtimalini yükseltir. Elbette bu yüksek olan bölümün puanı gerçekçi bir yükseklikte olmalıdır. Diğer bölümlerin listelenmesinde dar bir aralıkta birden çok bölüm olmamasına dikkat edilmelidir. Örneğin 50 bindeki bir öğrenci 49 bin ile 51 bin aralığında bölümlerden oluşan bir liste hazırlaması gerçekçi olmaz. Yerleşme ihtimali çok düşüktür. Yüksek bir bölüm olarak 40 binlerdeki bir bölümü yazmak; 50 bin ile 60 bin aralığında daha fazla sayıda bölüm yazmak; 60 binden daha gerilerde, olası puan yükselmelerine tedbir olarak, 70 bin - 80 bin hatta 100 binlere doğru düşük birkaç bölüm - kapatılan üniversite sayısına bakarak böyle bir ihtimal mevcuttur.- yazmak uygundur. Bunları tercih ederken bölümün/ üniversitenin buna değip değmeyeceğinin (düşük puanlı bu bölümü okumam mı yoksa seneye tekrar denemem mi daha uygun, kazanmam durumunda okumam buna değer mi?) değerlendirilmesi yapılmalıdır.
En önemli noktayı en sona bıraktım. Sadece üniversite okumak için üniversiteye başvurmak doğru değildir. Nihayetinde okumanın bir amacı olmalıdır. Öğrencilere sevmedikleri bölümleri yazmaları konusunda baskı uygulamayın; şartları, mezun olduklarında nelerle karşılaşacaklarını izah edin. Gerekirse velileri olarak birlikte uzmanlardan yardım alın, meslekleri icra edenlerin fikirlerini alın. Kararı yine gence bırakın. Hem okurken hem meslek hayatlarında mutlu olacakları seçimleri yapmalarında onlara destek olun. Çünkü gerçekten mutlu olan çalışırken severek o işi icra eder. Severek çalışan yılmaz, bıkmaz, nihayetinde emeklerinin karşılığını alır ve başarılı olur. Başarılı olan ise her zaman kazanır. Kazanan daha çok mutlu olur ve daha azimle çalışır. Gençlerin bu döngüye dahil olmalarında basamak olun, meşale olun.
Eğitimi daha iyi insan olmakla entegre ederek dünyaya güzellikler katacak; bilgisiyle insanlığa ışık olacak; tecrübeleriyle iyi insanlar yetiştirecek; aldığı eğitimi hırs ve kinle değil, müreffeh toplum ve barış içinde dünya için kullanacak bireylerin tercih dönemini de alınlarının akıyla tamamlamasını ve hayırlı bölümleri kazanmalarını temenni ediyorum.
Sayfalar
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
25 Temmuz 2016 Pazartesi
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Duygusal okuryazarlık
Duygusal okuryazarlık yaklaşık 35 yıl önce ortaya konulan bir kavram olmasına rağmen halen nasıl yönetileceği nasıl öğretileceği hususunda yeterli bilince sahip olamamamız dikkat çekmesi gereken bir handikaptır.
Duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmek için, çocuklara soyut eğitime geçmeye başladıklarında empati çalışmaları yaptırmak, iyi bir yöntem olabilir. Bunun için bilimsel öğretileri verirken detaylı düşünme egzersizleri önerilebilir. Örneğin tarih dersinde bir komutanın bakış açısının ne olduğu analoji yöntemleriyle ya da doğrudan düşündürülerek empati yapması sağlanabilir. Ebeveynler için bunun çeşitli yöntemleri vardır. Aile fertlerinden birinin hissettiğinin ne olduğu anlatılmasından, davranışlarının sonuçlarının neler olacağının izahına kadar geniş bir yelpazede uygulama alanı bulmak mümkündür.
Geç çocukluk yaşlarından itibaren ergenlik süresince önerilen günlük yazma etkinliği empati ediminin kazanılmasında etkili başka bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Günlük tutma; empati kazanma, farklı duyguların empatik algılanması, iletişimde duyguların etkililiği, ilişkilerde duyguları okuyabilme gibi analitik hususlarda beceri kazanmayı sağlar. Günlük tutma etkinliği empati kazanmada etkili bir yöntem olmasıyla birlikte aynı zamanda kendi duygularının farkında olma kendi duygularını analiz etme kavramlarını da karşılayabilecek bir etkinliktir. Böylece bireyler kendilerini tanıma, hangi etkilere hangi duygusal tepkilerde bulunacakları, bu duygusal hislerin yorumlanması ve çevre tarafından okunabiliyor olması gibi becerilerde daha yüksek başarı gösterirler.
Kendi duygularını fark edebilen kişiler, kişilerin duygularını da anlayabilmede daha verimli sonuç elde ederler ve aslında bu sayede empati yapabilmek için öncelikli adımı da kazanmış olurlar. Aynı zamanda kendi duygularını tanıyabilen kişiler, kendilerini okuyabilmeyi de başarır, ne istediklerini bilir ve buna göre adım atarlar. Bu, toplum içinde bireyin kendi edimlerinin ölçüsünü, temeldeki nedenlerini anlayabilme izanı sağlamakla birlikte; toplumun bu bilgiye sahip olmasıyla birlikte her bir bireyin daha kolay mutlu olabileceği aşikardır.
Duygusal okuryazarlığı başarılı kimseler bu bilgiler ışığında duygularının sorumluluğunu alabilen, duygularını düşüncelerinden ayıran ve mantık-his dengesini kurabilen kişilerdir. Duygusal okuryazar kimseler, beyinlerinden geçen iletilerin duygularına mı düşüncelerine mi ait olduğunu ayırt edebilecek yetiye sahip olurlar. Düşünebilmekle hissedebilmek arasındaki farkı algılayabilirler. Bu çerçevede ideaları ile hislerinin ayırt edip kendilerini yönlendirebilecek olgunluğa muktedirlerdir. Aslında beyin kalp dengesini kuramamak buradan başlar. Kişi neye inanırsa, hangi ideaları beyninde oturttu ise hayattaki her şeye bu bağlamda bakar. Eğer düşüncelerinin altında yatan nedenler ayakları yere sağlam basarsa hislerde buna paralellik gösterebilir. Duygusal okuryazar kişiler bu paralelliğin olmadığı noktalara eğilir ve bu noktaları çözümler. Kişinin düşüncede tam erginliğe ulaşması da bu noktada hasıl olur.
Günümüzde hepimiz gerçek sevgi, saygı, dürüstlük vb. erdemlerin yokluğu ve azlığından şikayet ederken birbirimizle nasıl daha kuvvetli yakınlık ilişkileri kuracağımızı bilemez haldeyiz. Duygusal okuryazarlık konusunda daha yetkin kişiler ilişkileri okumak hususunda daha becerikli olup daha verimli yakınlıklar kurmayı becerebilirler. Etkili iletişim, hataların telafi edilebileceği bir empatik duyarlılık, akıl- his dengesinin kurulabilmesi, duyguların sorumluluğu alabilmek gibi becerilere sahip olabilmek için duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmenin yoluna bakmamız bireysel olarak her birimizin, toplumsal olarak birlikteliğimizin faydasına olacağı açıktır.
Duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmek için, çocuklara soyut eğitime geçmeye başladıklarında empati çalışmaları yaptırmak, iyi bir yöntem olabilir. Bunun için bilimsel öğretileri verirken detaylı düşünme egzersizleri önerilebilir. Örneğin tarih dersinde bir komutanın bakış açısının ne olduğu analoji yöntemleriyle ya da doğrudan düşündürülerek empati yapması sağlanabilir. Ebeveynler için bunun çeşitli yöntemleri vardır. Aile fertlerinden birinin hissettiğinin ne olduğu anlatılmasından, davranışlarının sonuçlarının neler olacağının izahına kadar geniş bir yelpazede uygulama alanı bulmak mümkündür.
Geç çocukluk yaşlarından itibaren ergenlik süresince önerilen günlük yazma etkinliği empati ediminin kazanılmasında etkili başka bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Günlük tutma; empati kazanma, farklı duyguların empatik algılanması, iletişimde duyguların etkililiği, ilişkilerde duyguları okuyabilme gibi analitik hususlarda beceri kazanmayı sağlar. Günlük tutma etkinliği empati kazanmada etkili bir yöntem olmasıyla birlikte aynı zamanda kendi duygularının farkında olma kendi duygularını analiz etme kavramlarını da karşılayabilecek bir etkinliktir. Böylece bireyler kendilerini tanıma, hangi etkilere hangi duygusal tepkilerde bulunacakları, bu duygusal hislerin yorumlanması ve çevre tarafından okunabiliyor olması gibi becerilerde daha yüksek başarı gösterirler.
Kendi duygularını fark edebilen kişiler, kişilerin duygularını da anlayabilmede daha verimli sonuç elde ederler ve aslında bu sayede empati yapabilmek için öncelikli adımı da kazanmış olurlar. Aynı zamanda kendi duygularını tanıyabilen kişiler, kendilerini okuyabilmeyi de başarır, ne istediklerini bilir ve buna göre adım atarlar. Bu, toplum içinde bireyin kendi edimlerinin ölçüsünü, temeldeki nedenlerini anlayabilme izanı sağlamakla birlikte; toplumun bu bilgiye sahip olmasıyla birlikte her bir bireyin daha kolay mutlu olabileceği aşikardır.
Duygusal okuryazarlığı başarılı kimseler bu bilgiler ışığında duygularının sorumluluğunu alabilen, duygularını düşüncelerinden ayıran ve mantık-his dengesini kurabilen kişilerdir. Duygusal okuryazar kimseler, beyinlerinden geçen iletilerin duygularına mı düşüncelerine mi ait olduğunu ayırt edebilecek yetiye sahip olurlar. Düşünebilmekle hissedebilmek arasındaki farkı algılayabilirler. Bu çerçevede ideaları ile hislerinin ayırt edip kendilerini yönlendirebilecek olgunluğa muktedirlerdir. Aslında beyin kalp dengesini kuramamak buradan başlar. Kişi neye inanırsa, hangi ideaları beyninde oturttu ise hayattaki her şeye bu bağlamda bakar. Eğer düşüncelerinin altında yatan nedenler ayakları yere sağlam basarsa hislerde buna paralellik gösterebilir. Duygusal okuryazar kişiler bu paralelliğin olmadığı noktalara eğilir ve bu noktaları çözümler. Kişinin düşüncede tam erginliğe ulaşması da bu noktada hasıl olur.
Günümüzde hepimiz gerçek sevgi, saygı, dürüstlük vb. erdemlerin yokluğu ve azlığından şikayet ederken birbirimizle nasıl daha kuvvetli yakınlık ilişkileri kuracağımızı bilemez haldeyiz. Duygusal okuryazarlık konusunda daha yetkin kişiler ilişkileri okumak hususunda daha becerikli olup daha verimli yakınlıklar kurmayı becerebilirler. Etkili iletişim, hataların telafi edilebileceği bir empatik duyarlılık, akıl- his dengesinin kurulabilmesi, duyguların sorumluluğu alabilmek gibi becerilere sahip olabilmek için duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmenin yoluna bakmamız bireysel olarak her birimizin, toplumsal olarak birlikteliğimizin faydasına olacağı açıktır.
28 Nisan 2016 Perşembe
Özgün Eğitim
Gün geçmiyor ki eğitim alanında
yapılan yeniliklere bir yenisi eklenmesin. Mühim olan ise hangi
yeniliğin fayda sağladığı, verimli sonuçlar ürettiğidir.
Toplumda hemen hemen her alandaki
iyileşmenin arkasında başarılı bir eğitim olduğu gün gibi
aşikardır. Eğitimin iyileştirildiği, amacına hizmet eder
şekilde işlediği toplumlarda; toplumun diğer alanlarında da
düzenin daha kolay sağlandığı ve toplumdaki bireylerin de bunu
tercih ettiklerini biliriz. Bu çerçevede eğitimin
iyileştirilmesini hepimiz isterken sorulması gereken soru bunun
nasıl olacağıdır.
Eğitimin sürdürülebilir bir
verimliliğe ulaşması için etkili adımların neler olacağı
günümüz aydınlarının tartışma konusudur. Hal böyle iken
tartışmaları nihayete erdirmek, yapılan ve yapılacak reformların
meyvesini görebilmek için çabalayacağımız alanların,
atacağımız adımların neler olduğunu hasbihal ederken elimizde
doğru verilerin varlığını da sağlamamız gerekmektedir. Doğru
bilgilere ulaştığımız sürece yorumlarımız bizleri doğru
neticelere ulaştırır.
Bu bağlamda araştırılması gereken
farklı disiplinlerle ortaklaşa yapılacak çalışmalar sonucu,
eğitimin hangi işlevinin yerine getirilmesini istiyorsak bu uğurda
bilgi toplamak; toplanan bilgiler sonucu doğru yöntemleri
uygulamaya sürmektir.
Eğitim sisteminde yapılacak
değişimlerin geniş perspektifte tartışılmasıyla uygulamaya
konulacağının yanında hemen gerçekleşemediği de açıktır.
Burada öğretmenlere düşen ise yapılandırmacı yaklaşım adı
altında yürürlükte olan programın uygulanması esnasında,
yapılandırmacılığa yaraşır faaliyetleri işlerliğe sunmaktır.
Aslında bu noktada özgün ders nasıl işlenir sorusunu sormak
eğitimcilerin boynunun borcudur demek doğru olacak.
Eğitimcilerin ders içi
etkinliklerinin nasıl olacağı konusunda dünyada farklı örnekler
mevcuttur. Bu örneklerden yola çıkarak öğrencilerin, eğitimin
görevini icra edecek edimleri kazanmaları konusunda, kültürümüze
entegre yöntemlerin neler olacağı düşünülebilir. Öğretmenler
toplumumuzun kültürünü düşünerek bu yöntemleri yeniden
işleyebilirler.
Tüm bunlarla birlikte aynı bölgedeki
birçok okulun öğrenci profilinin de aynı olamayacağı/ olmadığı
tecrübe edilir. Eğitimciler öğrencilerin yaşadıkları bölgeye,
aile içinde edindikleri tecrübelere bakarak daha kolay
öğrenmelerini sağlayacak, eğitimin işlerliğini arttıracak
yöntemleri uygulayabilirler.
Mikro ölçekte baktığımızda, aynı
sınıf içinde birbirinden farklı sosyokültürel tecrübelere
sahip öğrencilerin bulunması mümkündür. Bu durumda
birbirlerinden farklı edimleri tecrübe etmiş öğrencilerin,
birbirlerinden de öğrenebileceklerini düşünüp; etkinlik içi
yapılacak faaliyetlerde, öğrenci eşleştirmelerinde bu faktörü
de göz önünde bulundurmak eftaldir.
20 Ağustos 2015 Perşembe
Bütüncül Bakış Açısıyla Etkinlikler
İnsan öğrenmek ve yapmak isteme gizil gücüyle doğar. Bu güç insana daha faydalı ve mutlu yaşaması için enerji verir. Yaşam şartlarının yüzyıllar içinde değişmesi, kültürler, medeniyetler bireylerde şu soruları oluşturmalıdır, oluşturmuştur: "nasıl öğrenme?", "ne şekilde yapma?".
Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.
Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.
Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.
Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.
Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.
Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.
Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.
Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.
Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.
Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.
9 Temmuz 2015 Perşembe
Kitap Oku ve Anla
Kitap
okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığı çocuklara kazandırma
konusunda son yıllarda olumlu gelişmeler kaydetmiş olsak da
yeterli başarı sağlayamadığımız bir gerçektir. Bunun en
önemli ispatı da ülkemiz okuma oranları, binlerce lisans
mezunumuza rağmen. Ülkemizde her 100 kişiden sadece 4,5 kişi
kitap okuyor. Bu rakam Japonya'da 80'e kadar yükseliyor. Japonya'da
kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7.
Türkiye'de ise yılda yaklaşık 12 bin kişiye 1 kitap düşüyor.
Kitap
okuma alışkanlığı ile ilgili bu verilerin paylaşılmasıyla bir
kesim tarafından "biz, kitaba para harcamayıp ödünç kitapla
kendini geliştiren bir toplumuz" söylemiyle karşılaşıyoruz.
Ancak ne yazık ki bunun gerçek olmadığını eş dost
sohbetleriyle tecrübe edip, PISA değerleriyle ispat edebiliriz.
PISA değerlerine göre 2012 yılında ülkemiz okuma başarısında
65 ülkeden 42. sıradadır.
Bu
değerler ışığında denilebilir ki, genciyle yaşlısıyla kitap
okuma ve okuduğunu anlama noktasında sıkıntılar yaşayan bir
toplumuz.
Okumak
sadece hızlı okumayı başarmak ve bilgili olmak için var
değildir. Okumak bireylerde geniş bir vizyona sahip olmanın
başlıca basamaklarında biridir. Araştırmalar gösterir ki
okumayı alışkanlık edinmiş bireylerin, aile içi ilişkilerinden
topluma katkıda bulunma metotlarına kadar birçok alanda bakış
açısının geliştiğini, geniş perspektife sahip olduğunu
gözlemleyebiliriz. Birey okudukça farklı bakış açılarını,
fikirleri ve bilgileri tecrübe edecektir. Her bireyin özgün
düşündüğünü kabul edersek, bireyin her okumasıyla kazandığı
tecrübeler onun düşünce dünyasında yeni alanlar yaratacağını
söyleyebiliriz. Yeni dünya ise zaten buna ihtiyaç duyar:
Bilgisayar gibi ezberleyen değil, bilgiyi harmanlayıp yeni fikirler
sunan kişilere.
Okumanın
sağlayacağı yararlardan biri ise, birçok ebeveynin dikkati çeken
noktadır. Okuma becerisi ve okuduğunu anlama yetisi hakkında belli
bir başarı göstermiş çocuklar sınavlarda daha başarılı
olabilmekte ve hızlı soru çözebilmektedir. Okuma becerisi
matematik sorularını kavrama hususunda dahi öğrenciye yardımcı
olmaktadır.
Çocukların
okuması için biz neler yapmalıyızı düşünen aileler en önemli
not, "onlarla birlikte siz de değişin" demek en öz cevap
olacaktır. Araştırma sonuçları kitap okuma alışkanlığı
edinmiş ailelerin çocuklarına kitap sevgisi kazandırması
konusunda daha etkili olduklarını göstermektedir. Yani öncelikli
olarak onların geleceği için biz yetişkinlerin okuması, okumayı
alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.
Başarısız
arkadaş edinen çocukların bundan etkilenip derslerinde düşüş
yaşaması, çevrenizde sık görüştüğünüz kimselerle hayata
bakış açınızın benziyor olması ya da benzemesi birer sosyal
öğrenme örnekleridir. Okuma alışkanlığı hakkında yapılan
çalışmalar bu örneklerin kitaba karşı düşünce konusunda da
benzer olduğunu ispatlıyor. Gerek aile çevresi gerek iş ve okul
çevresi gerek yaşanılan mekan bireylerin okuma alışkanlığında
etkileyici faktörler. Bu verileri olduğu gibi kabul etmek ivmeli
ilerlemenin hatta ilerlemenin önünde kettir. Okuma oranın düşük
kırsal alanda yaşayanlar için daha çok okuyan, okuduğunu anlayan
çocuk yetiştirmenin yöntemleri üzerine kafa yorulabilir.
Yaşanılan çevre, çocuğun etki alanları bahane edilmemelidir.
Kentsel bölgelerde yaşayan bireylerde ise ne yazık ki çevredeki
bireylerin az okumuşluğu üzerinden politika yaparak okuduğunu
yeterli görme, kendini çok okuyan olarak görme eğilimi
gözlenmektedir. Dünya standartlarına baktığımızda birçok
kentlinin okuma oranı düşük olarak tabir edilebilir.
Çocuklara
okuma alışkanlığı kazandırmak ve okuduğunu anlamalarına
yardımcı olmak için elbette sadece ebeveynlerin okuyor olması
yeterli değildir. Çocuklarla okuma etkinlikleri yapılabilir. Sesli
ve sessiz okuma çalışmaları bunlardan ikisidir. Sessiz okuma
çocuklara hızlı ve daha çabuk anlayarak okuma yetisini
kazandırırken, sesli okuma hitabet konusunda onlara yardımcı
olur. Aslında aile bu konularda çocuklara rehberlik edip örnek
olmalıdır. Ne kadar sesli ne kadar sessiz okuyacağına çocuk
karar verebilir ya da doğaçlama olarak herhangi birini tercih
edebilir.
Müziksel
yeteneğe sahip olan çocuklara şiir kitabı alınıp sesli olarak
okumaları önerilebilir. Çocuk her bir satırda sesiyle oynayarak
okumaya karşı olumlu duygu geliştirebilir. Ya da resim alanında
yetenekli olan çocuğa okuduğu hikayenin resmini çizmesi teklif
edilebilir. Böylece hikayeyi anlayarak okumaya çalışırlar. Ancak
çocuklar yaratıcı güce sahiptirler. Bazen okudukları hikayeye
yeni kahramanlar ekleyerek resmedebilirler. Bu hikayeyi kendi
düşlerinde geliştirdiklerini gösterir.
Henüz ilkokul birinci sınıfı tamamlamış çocuklara çok uzun hikayeler vermeyin.
Zeki olabilirler ancak okuma konusunda fazla baskıcı tavır onların
okumadan soğumasına neden olabilir. Yaş grubuna göre kitap seçmek
fayda sağlayabilir. Ayrıca ilk kademe çocuklar için seçtiğiniz
hikayelerin iyilik, yardımlaşmak, arkadaşlık, sevgi gibi konuları
işleyen kitaplar olmasına özen gösterin. Çocuklarla birlikte
kitap almaya gitmek, onları dergilerle de tanıştırmak etkili
olabilecek diğer yöntemlerdendir.
Kaynakça:
Aytaş,
Gıyasettin. "Okuma eğitimi." Türk
Eğitim Bilimleri Dergisi 3.4
(2005): 461-470.
Bir
dolap kitap,
http://www.birdolapkitap.com/2010/02/11/cocuklari-kitap-okumaya-ozendirmenin-13-kolay-yolu/
Dil
ve edebiyat dergisi, Türkiye dil ve edebiyat derneği, Ocak 2015
sayı 73
Yılmaz,
Bülent. "Okuma sosyolojisi: Ankara’da oturanların okuma
alışkanlıkları üzerine bir araştırma." Türk
Kütüphaneciliği 9.3
(1995): 325-336.
8 Nisan 2015 Çarşamba
Eğitim'de Güven Ortamı
Okul öncesi dönemden fakülte sıralarına kadar her gün şahit olabileceğimiz bir başarısızlık nedeniyle iç içeyiz: eğitimde güvenli ortam. Uzmanlar eğitimde başarıya götüren yolun ne/neler olduğunu sorgularken çoğu kez bu neden göz ardı ediliyor. Ancak öğrenme ile güven arasındaki ilişkiyi gözardı etmek yanlış olacaktır.
Uygulama yöntemi kullanılarak verilen eğitimin daha etkili olduğu noktasında hemfikir olduğumuzu düşündüğümüzde öğrencinin aktifliğinin artması olasıdır. Ancak böyle bir eğitim ortamı 2005'ten itibaren uygulanmaya çalışılsa da tam anlamıyla icra edildiğini söylemek zordur.
Okul çevresi, öğrenci özellikleri, aile faktörü ve diğer tüm parametrelerin eşit olduğunu düşündüğümüzde sadece öğretmenin öğrenci uygulamaları karşısında verdiği tepki hatta beden dili bile öğrencinin daha sonraki çalışmalarını ve ilerleyeceği noktaları etkileyeceği kesindir. Bu nedenle eğitimcilerin güven ortamını sağlaması şarttır.
Bu noktada devreye koşulsuz kabul, kişiyi değil davranışı eleştirme, yargılama değil hatayı tespit etmede rehberlik etme önem arz eder. Her ne kadar bu konuda sayısız yazılı makale, kitap yayınlanmış olsa da eğitimcilerin bazılarının bu hatalara halen düştüğü görülmektedir. Önemli olan ise ne yapmak gerektiğini bilmek, bildiğini uygulayabilmektir.
Eğitim fakültelerinde verilen eğitim psikolojisi dersinin arkasına sığınmak kendini geliştirmeye çalışmayan zihinlerin hatasıdır. Bilgi evrilir ve yeniden bilmeye ihtiyaç vardır. Hakeza ailelerin ev ortamında eğitime katkıda bulunabilmeleri olanağını değerlendirmek yerine çocuklarını yargılamaları bu güven ortamını zedeleyen faktördür.
Çocukla, gençle iletişimde olan herkesin bilgisini her gün arttırmaya ve doğru bilgi dahilinde davranmaya ihtiyaç vardır. Eğitimcilerin uzmanlık alanları ne olursa olsun psikoloji alanında kendilerini geliştirmeleri gereklidir. Hal dili ile sözleri ile öğrencilerin hatalarını düzeltirken onları çalıştıkları ölçüde yüreklendirmeli ve içlerindeki çalışma hevesini canlandırabilmelilerdir. Böylece öğrenci isteksizliği konusunda neler yapabilirizi düşünürken el avuçlamayız.
18 Şubat 2015 Çarşamba
Suça eğilimli olmayan nesiller yetiştirmek
Son günlerde yaşadıklarımızın etkisiyle sorguladığımız bir mesele: kadın erkek eşitliği. Hakkında çok şey yazılıp çizilip ve hala devam ediyor. Gerekten kadın erkek eşit olmalı mı? Bunu çocuklara nasıl empoze edebiliriz diye düşünmek bir yana sorunun daha derin kaynağı olduğuna inanıyorum.
Suç işleyen kişilerin ya da yakınlarının ifadelerine bakın normale aykırı bir durumla mutlaka karşılaşırız. Yaşadığımız, izlemlediğimiz olaylarda zanlıların ebeveynlerinin "ben böyle bir çocuk yetiştirmedim ama babası beni de çocuklarını da dökerdi." ya da "eşim alkolikti, çocuklarıyla ilgilenmezdi", "eşimin ölümünden sonra çocuklarla ilgilenemedim" gibi ibarelerini görüp okuyoruz.
Buradan çıkartacağımız sonuç, çocukların eğitiminde ailenin, rol modellerinin ne kadar önemli olduğu, eşlerden birinin dahi rol modeli olmada eksikliğinin istenilmeyen durum olması, en önemlisi ne yazık ki aydın dediğimiz kesimde bile destekçi bulan çocuk eğitiminde annenin yeterli olduğu görüşünün yanlış olduğudur. Boşanmış ya da eşini kaybetmiş eşler çocuklarına doğru model olacak birini bulabilirler. Bu bir dayı ya da ağabey olabilir.
Önemli olan doğru örnek olmak ve sevgiyi yaşamak/yaşatmaktır. Sadece doğrulara itilen çocuk da mutlu olmayacağı için yanlışlara kayabilir. Önemli olan çocuğun sevildiğini hissetmesi ve sevebildiğini ifade edebiliyor olmasıdır. Bu ancak sevginin yorumlandığı, sembolleştiği, ifade edildiği, paylaşıldığı kısaca yaşandığı ailelerde gerçekleşir.
Suça eğilimi azaltmak için çocukların cinsiyet algısında eşitliği sağlamaya çalışmak önem taşıyor. Ancak her şeyin doğrusunu yapmaya çalışırken aşırıya kaçıp yanlış yapmamız olası değil midir?
Cinsiyet kavramını algılamaya çalıştıkları dönemde çocukların kafalarını karıştırmak çok da doğru değil. Karşı cinse şöyle yap böyle davran demektense arkadaşlarına karşı kendini ifade eden, paylaşımcı, empatik olmasını sağlayan davranışları pekiştirmek yerinde olacaktır.
Cinsiyet algısında dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda soyut kavramları algılayabilecek olan gençlere kadın ve erkeğin hakları konusunda eşitlikçi bakış açısı ve nedenleri anlatılabilir. Kadın ve erkeğin yaratılış itibariyle farklı özelliklerde daha üstün yeteneğe sahip olduğu bunun bir cinsi diğerine üstün kılmak için değil birbirleriyle organize çalışabilmeleri için var olduğunu/ yaratıldığını, bize düşen bu konuda denk olduğumuzu bilmek ve herhangi bir insanın hakkına gasp edilmemesi, edilirse haklının hakkını aramamız gerektiği düşüncelerini savunmak ve vurgulamak gerekir.
Son olarak tüm bu çabalara rağmen yanlışlarda olacaktır. İşte o zaman suça karışmamış olsa dahi şiddet gören, uyuşturucu kullanan kişilerin rehabilitasyonlara dahil olmasını, insanların insanca şartlarda iyiye evrilmeye çalışılarak yaşadığı bir dünya düzeni oluşturulması temennimdir.
Suç işleyen kişilerin ya da yakınlarının ifadelerine bakın normale aykırı bir durumla mutlaka karşılaşırız. Yaşadığımız, izlemlediğimiz olaylarda zanlıların ebeveynlerinin "ben böyle bir çocuk yetiştirmedim ama babası beni de çocuklarını da dökerdi." ya da "eşim alkolikti, çocuklarıyla ilgilenmezdi", "eşimin ölümünden sonra çocuklarla ilgilenemedim" gibi ibarelerini görüp okuyoruz.
Buradan çıkartacağımız sonuç, çocukların eğitiminde ailenin, rol modellerinin ne kadar önemli olduğu, eşlerden birinin dahi rol modeli olmada eksikliğinin istenilmeyen durum olması, en önemlisi ne yazık ki aydın dediğimiz kesimde bile destekçi bulan çocuk eğitiminde annenin yeterli olduğu görüşünün yanlış olduğudur. Boşanmış ya da eşini kaybetmiş eşler çocuklarına doğru model olacak birini bulabilirler. Bu bir dayı ya da ağabey olabilir.
Önemli olan doğru örnek olmak ve sevgiyi yaşamak/yaşatmaktır. Sadece doğrulara itilen çocuk da mutlu olmayacağı için yanlışlara kayabilir. Önemli olan çocuğun sevildiğini hissetmesi ve sevebildiğini ifade edebiliyor olmasıdır. Bu ancak sevginin yorumlandığı, sembolleştiği, ifade edildiği, paylaşıldığı kısaca yaşandığı ailelerde gerçekleşir.
Suça eğilimi azaltmak için çocukların cinsiyet algısında eşitliği sağlamaya çalışmak önem taşıyor. Ancak her şeyin doğrusunu yapmaya çalışırken aşırıya kaçıp yanlış yapmamız olası değil midir?
Cinsiyet kavramını algılamaya çalıştıkları dönemde çocukların kafalarını karıştırmak çok da doğru değil. Karşı cinse şöyle yap böyle davran demektense arkadaşlarına karşı kendini ifade eden, paylaşımcı, empatik olmasını sağlayan davranışları pekiştirmek yerinde olacaktır.
Cinsiyet algısında dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda soyut kavramları algılayabilecek olan gençlere kadın ve erkeğin hakları konusunda eşitlikçi bakış açısı ve nedenleri anlatılabilir. Kadın ve erkeğin yaratılış itibariyle farklı özelliklerde daha üstün yeteneğe sahip olduğu bunun bir cinsi diğerine üstün kılmak için değil birbirleriyle organize çalışabilmeleri için var olduğunu/ yaratıldığını, bize düşen bu konuda denk olduğumuzu bilmek ve herhangi bir insanın hakkına gasp edilmemesi, edilirse haklının hakkını aramamız gerektiği düşüncelerini savunmak ve vurgulamak gerekir.
Son olarak tüm bu çabalara rağmen yanlışlarda olacaktır. İşte o zaman suça karışmamış olsa dahi şiddet gören, uyuşturucu kullanan kişilerin rehabilitasyonlara dahil olmasını, insanların insanca şartlarda iyiye evrilmeye çalışılarak yaşadığı bir dünya düzeni oluşturulması temennimdir.
1 Şubat 2015 Pazar
TABLET YAZILARI-3 / TABLETLER VE OYUN
Sanal oyunların fonksiyonları, görselliği arttıkça etkisinin arttığı da bir gerçek. Hal böyle olunca tabletler sadece çalışmak için değil oyun amaçlı da kullanılmaktadır. Yetişkinlerde bile...
Günümüzde tablet oyunları çocuk-aile arasında tartışmaların kıvılcımlarından biri sayılabilir. Bildiğimiz üzere tabletler -sadece tabletler değil, bilgisayarlar akıllı telefonlar- oyun amaçlı oynanıp ne sürede kullanıldığı takip edilemeyebilir. Birçok anne tabletleri çocuğun elinden almak ya da bu konuda sınırlama getirmek gerçekten bir tartışma başlattığını ifade etmektedir. Tabletler bu kadar zararlı mı? Tabletlerin kullanım ölçüsü ne olmalı? Oyun hiç oynanmamalı mı? Sınırlar nasıl koyulmalı? gibi sorulara çözüm bulmak çoğu zaman zorlaşıyor.
Öncelikle tabletlerin tamamen zararlı olmadığı, tüm oyunların oynanmaması gerektiği düşüncesini kafamızdan silelim. Bıçakla insan da yaralanabilir, ekmek de kesilebilir; mantığı ile tabletlerin doğru kullanıldığında yararları da vardır. Sınır hiç kullanılmaması, hiç oyun oynanmaması değildir. Aksine tabletlerin kullanıldığı ve verim alındığı da mevcuttur.
Tabletlerin, bilgisayarların kullanımında bağımlılık yaratıp yaratmadığı bu konuda sorulması gereken soruların başında gelir. Çocuk tablete giremediğinde kendini huzursuz hissediyor mu? Günde kaç saat ekran başında? gibi sorular ara ara sorularak çocuğun tabletlerle ilişkisi kontrol altında tutulmalıdır. Ortalama günde 1 ya da 2 saat tablet, bilgisayar vb. karşısında harcanması yeterlidir. Bu süreyi aşan çocuklar için kademeli olarak (her gün biraz daha süreyi kısaltarak) uygun miktar girilmesine izin verilebilir. Örneğin günde 3 saat giren bir çocuğun yarın 2,5 daha sonra 2 saat girmesine izin verilmesi suretiyle kademeli olarak azaltılması yoluna gidilebilir.
Bir diğer dikkat edilecek husus tabletleri, telefonları, çocuğun oynadığı ya da oyunla özdeşleştirdiği aletleri (yalnızca annesinin telefonundan oynayan çocuk için annenin telefonu) gün içinde çocuk için görülebilecek yerde bırakmamak hatırlamamasını sağlar ve oyun oynama isteğini kamçılamaz. Unutulmamalıdır ki birçok oyunun sadece fiziksel değil, ruhsal sağlığı da etkilediği gerçektir. Çocuk günümüzde bu gibi oyunlara ehemmiyet veriyor, geleneksel dediğimiz oyunlar ilgisini çekmiyorsa aksiyona karşı bir tabi olma durumu söz konusudur. Aileler birlikte oyun oynayarak çocuğa diğer oyunların zevkli olduğunu da hissettirebilmelidir. Tablet başında geçen süre arttıkça dokunarak, hissederek, insanlarla etkileşimde bulunarak oynayacağı oyunlarda azalacaktır. Tabletleri çocuğun elinden almaya çalışarak sonuca ulaşmak oldukça zordur. Siz tabletle geçirdiği zamanın yerini dolduracak aktiviteler üretmedikçe çocuklar tabletlere bağımlı olacaklardır.
Elbette çocuklarla her an oyun oynamak özellikle çalışan anneler için oldukça zordur. Ancak planlı ve uyanık olmak zorundayız. Masaya oturup bir yandan havuç soymak gibi bir işle meşgulken çocuğun boya yapması, boyarken zorlandığı yerde ben yardım edebilirim ama en çok boyayan kazanacak demek, kitaptaki resimlerin neler olduğunu özelliklerini anlatmak yemek yaparken bile %100 olmasa da kısmen çocuğa odaklanmak mecburi işlerinizi yaparken onunla oyun oynamak olarak nitelendirilebilir.
Diğer önemli nokta tabletlerin kontrolü çocuğa verildiğinde dahi nereye girdiğine dikkat edilmeli, gerekli güvenlik önlemleri alınmalıdır.
Şahsım adına önem verdiğim bir husus ise hangi oyunları yüklediğinizle ilgilidir. Eğer tabletleri, sanal dünyayı seven çocuğunuz varsa (bu oran epey fazladır diye düşünüyorum.) uygulamaları araştırmanız gerekmektedir. Dil öğreten, matematiği ya da tarihi tekrar ettiren uygulamalar mevcuttur. (Umarım ilerleyen zamanlarda bu uygulamalar daha da iyiye evrilir ve profesyonelleştirilir.) Çocuğunuzun yaşına ilgi alanlarına göre buna benzer uygulamaları oynamasını böylece oyun oynarken dahi öğreniyor olmasını sağlayabilirsiniz.
Günümüzde tablet oyunları çocuk-aile arasında tartışmaların kıvılcımlarından biri sayılabilir. Bildiğimiz üzere tabletler -sadece tabletler değil, bilgisayarlar akıllı telefonlar- oyun amaçlı oynanıp ne sürede kullanıldığı takip edilemeyebilir. Birçok anne tabletleri çocuğun elinden almak ya da bu konuda sınırlama getirmek gerçekten bir tartışma başlattığını ifade etmektedir. Tabletler bu kadar zararlı mı? Tabletlerin kullanım ölçüsü ne olmalı? Oyun hiç oynanmamalı mı? Sınırlar nasıl koyulmalı? gibi sorulara çözüm bulmak çoğu zaman zorlaşıyor.
Öncelikle tabletlerin tamamen zararlı olmadığı, tüm oyunların oynanmaması gerektiği düşüncesini kafamızdan silelim. Bıçakla insan da yaralanabilir, ekmek de kesilebilir; mantığı ile tabletlerin doğru kullanıldığında yararları da vardır. Sınır hiç kullanılmaması, hiç oyun oynanmaması değildir. Aksine tabletlerin kullanıldığı ve verim alındığı da mevcuttur.
Tabletlerin, bilgisayarların kullanımında bağımlılık yaratıp yaratmadığı bu konuda sorulması gereken soruların başında gelir. Çocuk tablete giremediğinde kendini huzursuz hissediyor mu? Günde kaç saat ekran başında? gibi sorular ara ara sorularak çocuğun tabletlerle ilişkisi kontrol altında tutulmalıdır. Ortalama günde 1 ya da 2 saat tablet, bilgisayar vb. karşısında harcanması yeterlidir. Bu süreyi aşan çocuklar için kademeli olarak (her gün biraz daha süreyi kısaltarak) uygun miktar girilmesine izin verilebilir. Örneğin günde 3 saat giren bir çocuğun yarın 2,5 daha sonra 2 saat girmesine izin verilmesi suretiyle kademeli olarak azaltılması yoluna gidilebilir.
Bir diğer dikkat edilecek husus tabletleri, telefonları, çocuğun oynadığı ya da oyunla özdeşleştirdiği aletleri (yalnızca annesinin telefonundan oynayan çocuk için annenin telefonu) gün içinde çocuk için görülebilecek yerde bırakmamak hatırlamamasını sağlar ve oyun oynama isteğini kamçılamaz. Unutulmamalıdır ki birçok oyunun sadece fiziksel değil, ruhsal sağlığı da etkilediği gerçektir. Çocuk günümüzde bu gibi oyunlara ehemmiyet veriyor, geleneksel dediğimiz oyunlar ilgisini çekmiyorsa aksiyona karşı bir tabi olma durumu söz konusudur. Aileler birlikte oyun oynayarak çocuğa diğer oyunların zevkli olduğunu da hissettirebilmelidir. Tablet başında geçen süre arttıkça dokunarak, hissederek, insanlarla etkileşimde bulunarak oynayacağı oyunlarda azalacaktır. Tabletleri çocuğun elinden almaya çalışarak sonuca ulaşmak oldukça zordur. Siz tabletle geçirdiği zamanın yerini dolduracak aktiviteler üretmedikçe çocuklar tabletlere bağımlı olacaklardır.
Elbette çocuklarla her an oyun oynamak özellikle çalışan anneler için oldukça zordur. Ancak planlı ve uyanık olmak zorundayız. Masaya oturup bir yandan havuç soymak gibi bir işle meşgulken çocuğun boya yapması, boyarken zorlandığı yerde ben yardım edebilirim ama en çok boyayan kazanacak demek, kitaptaki resimlerin neler olduğunu özelliklerini anlatmak yemek yaparken bile %100 olmasa da kısmen çocuğa odaklanmak mecburi işlerinizi yaparken onunla oyun oynamak olarak nitelendirilebilir.
Diğer önemli nokta tabletlerin kontrolü çocuğa verildiğinde dahi nereye girdiğine dikkat edilmeli, gerekli güvenlik önlemleri alınmalıdır.
Şahsım adına önem verdiğim bir husus ise hangi oyunları yüklediğinizle ilgilidir. Eğer tabletleri, sanal dünyayı seven çocuğunuz varsa (bu oran epey fazladır diye düşünüyorum.) uygulamaları araştırmanız gerekmektedir. Dil öğreten, matematiği ya da tarihi tekrar ettiren uygulamalar mevcuttur. (Umarım ilerleyen zamanlarda bu uygulamalar daha da iyiye evrilir ve profesyonelleştirilir.) Çocuğunuzun yaşına ilgi alanlarına göre buna benzer uygulamaları oynamasını böylece oyun oynarken dahi öğreniyor olmasını sağlayabilirsiniz.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)