Sayfalar

31 Ekim 2015 Cumartesi

Bütüncül (Holistic) Eğitim


İnsan doğa ve diğer insanlarla uyumlu ve etkileşim halinde yaşayarak kendini var eder. Bu yaratılışının bir özelliğidir. Doğa ve insanı, evrenin tamamıyla ve en küçük atomlarına kadar her etkisiyle düşündüğümüzde mükemmel bir uyumun var olduğunu gözlemleriz. Eski çağlarda insanlar bu uyum halinde olmayı hayattaki tüm alışkanlıklarda kolaylıklar oluşturması bakış açısıyla değerlendirmişlerdir. Basit bir örnekle Anadolu'nun karasal iklimine sahip bölgesinde toprağı kullanarak ev yapan insanlar yüzyıllarca öncesinde de vardı. Yine insanlar yağmurun çok yağdığı ahşabın sık görüldüğü nemli bölgelerde de zeminden yüksekte ahşapla yapılan evler inşa etmeyi tecrübe etmişlerdi.

Aslında birbirinden ayrı gibi görünen bu durumlar tüm evrenin özellikleri düşünüldüğünde birbiriyle ilişki halindeydi. Birbiriyle böylesine ilişkili, aslında her birimde diğer her birimin varlığını hissedebildiğimiz düşünceye bütüncül ya da holistik düşünce diyoruz. Holistik düşünce aslında, düşünce kümeleri arasında evrensel kümeyi temsil ediyor diyebiliriz.

Eğitimde ise holistik düşünmenin farklı bir alternatif eğitim yöntemi olarak sayılmasını kabul edebiliriz. Kaldı ki böylesine çerçeve bir düşünce yöntemi eğitimde birçok filozofun, eğitimcinin bakış açılarını bünyesinde toplaması çok da şaşırtıcı olmayacaktır.

Holistik eğitim Montessori eğitimindeki kadar çocuk merkezli olabilirken, Waldorf eğitimindeki gibi çocukların hayal güçlerini ortaya çıkarmaya endeksli, asıl amacı çocuğu hayata karşı hazırlamak olan bir bakış açısı, eğitim alternatifidir.

Zaten "Alternatif Eğitim" dediğimiz çocukların kendi potansiyellerini en güzel şekilde kullanmalarını sağlamak, bunun için doğru ortamlar hazırlayıp rehberlik etmektir. Holistik eğitim ise çocukların kendi içlerindeki bu güçleri kanalize ederken onların her bir öğretiyi hazır olduklarında birbirleriyle ilişkilendirerek almalarını destekler.

Bütüncül eğitim yöntemiyle işleyen Green School, Bali'dedir ve yörenin önemli bir mimari unsuru olan bambularla inşa edilmiştir. Okulun tasarımında alışılmışın dışında tasarımlarla karşılaşmak mümkün. Hem tasarım hem eğitim anlamında alternatif eğitim yöntemlerine bir nefes olan bu okul çocukların gelişimleri için umut vaadeder.

En etkilisi ise, çocukların farklı tasarımları merak edip, onu öğrenmeye çalıştıklarında aslında hayatın içinde yer alıp bir noktadan birçok bilgi noktasına erişmişçesine öğrenme kıvılcımlarında gezinmeleridir. Çocuklarda öğrenme güdüsü yaratmaya çalışmaktan ziyade her meraklandıkları noktada hayatı öğrenmeye ve kendilerindeki var olan potansiyeli hep birlikte keşfetmeye başlamak ayırt edilmesi gereken noktadır.

Bu bilgilerle denilebilir ki Holistik eğitim; eğitim sürecinde ortaya çıkan, yaşandıkça tecrübe edilen, her tecrübe içinde farklı öğretilerinde var olduğunu kişiye hissettiren, alternatif eğitimin bir özelliği olan bireye kendi güçlü özelliklerini ona tanıştıran ve ortaya çıkaran, yaşamı anlamlı öğrenme güdüsünde olan yöntem, bakış açısı ve felsefedir.

17 Eylül 2015 Perşembe

Eğitim Ne İçin?

Türkiye'de eğitimin nasıl olacağı hususunda birçok cepheden tartışmalarımız ve şikayetlerimiz mevcut iken bir de eğitimin neden var olması gerektiği hususunda da müzakere edilmesinin gerekli olduğu inancı içindeyim.

Ne yazık ki, genellediğimizde Türkiye'de yüksek öğretimin amacı, bireylerin iyi statü kazanması ve daha iyi şartlarda bir işe girebilmesidir. Ancak eğitim bireye para kazandırmaz, sadece mevcut düzende çalışma şartlarını iyileştirebilir. Çoğu yüksek öğretim bölümü için bunu söylememiz bile mümkün değildir.  Sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde de eğitimin bireylerin iyi şartlarda çalışma ve yüksek maaş beklentisini tam anlamıyla gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. Gelişmiş ülkeler örnek gösterilerek şartlarının çok iyi olduğunu söylemek sığ bir düşüncedir.

Bilinmesi gerek ki, çalışma koşullarının dünya standartlarının üstünde olduğu, bireylerin çalıştıkları kurumlar ve her konudaki şartların daha tatmin edici olduğu ülkeler, bölgeler bu koşulları daha çok çalışmakla kazanmaktadırlar. Kısacası işin sırrı çok diploma almak değil, bilgili olmak ve bu bilgiyi kullanacak çalışkanlığı gösterebilmektedir.

Varmamız gereken nokta çocukların yetişkin olduklarında, daha iyi koşullarda çalışması için yüksek öğretimle sınırlı bir eğitim öğretim hayatını garantileyip diğer tüm faktörleri kapı arkası yapmamaktır. Elbette tüm insanlar iyi bir eğitimi hak eder ve almalılar. Böyle bir eğitim için gerekli rehberliği yapmalı ve imkanları oluşturmalıyız; akabinde de görevimizin burada sonlanmadığını bilmeliyiz. Çocuklara çalışkan olmanın gerekliliğini ve erdemini aktarabilmeliyiz.

Bugün eğitimi salt statü unsuru olarak görmenin, eğitimin bilinçli yaşamanın anahtarı olduğunu unutmanın altında yatan neden ise küçük yaşlardan itibaren gençlere verdiğimiz "okuyun, eğitim alırsanız rahat edersiniz, ev alırsınız tatilde denize girersiniz" anlayışıdır. Ancak bu verdiğimiz imaj yanlıştır. Çoğu genç mutluluğun az ve atölye gibi yorucu olmayan ortamlarda çalışıp, tatilde denize gitmek gibi edimlerde yattığını düşünmektedir. (Üzücü ki kendi iç yolculuğuna çıkan insanların sayısı da hayli azdır.) Eğitimin neden gerekli olduğu, insana ne gibi katkılar sağladığı anlatılabilir. Beraberinde de alınan eğitimin nasıl değerlendirileceği konusunda da vizyon sahibi olmaları için rehberlik etmek lazımdır.

Nihayetinde vurgulamak istediğim; bir çocuğa mühendis olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak için "mühendislik fakültesi mezunu olman gerek" demek yanlış olmasa da yetersizdir. Bireylerin, farklı mühendislik dallarında farklı çalışmalar yaptığını, meslek hayatında da üniversite eğitimi aldığı zamanki gibi çalışmaya devam ettiğini, çalışma ortamlarının farklı olacağını ve mühendisliği kazanınca "rahat edeceğini" değil aksine üretime katkı için çalışmaya devam edeceğini anlatmak gereklidir. Üstelik bu, aynı zamanda sorumluluk bilincine daha fazla sahip olan bireylerin gelişimine katkı da sağlamaktadır.

Bu konuda bir diğer yaralı olduğumuz tutum, toplum olarak eğitimi statü amaçlı kullanmamız. Eğitime bakış açımız, toplum içinde ne yaptıklarını sorduklarında fiyakalı cevap vermek zorundalığı hisseden kişilerin sayısını arttırmak olmamalıdır. Hepimizin çeşitli yaşam tecrübeleri ve uzmanlık alanları var ve biz bu tecrübeleri dinlemeyi kendimize farklı bir bakış kazandırma amacıyla dinleme olgunluğuna sahip olursak bireyler eğitimi çevrenin "ne okudun" sorusuna cevap vermek amacıyla almak zorunda kalmazlar. Eğitimi bir alanda bilgi sahibi olma, bilgiyi derinleştirme, yapmak istediği iş ve meslekle ilgili temel edimler kazanma amacıyla eğitimin var olması gerektiğini hissederler, yaşarlar.

Tüm bu bahsedilen hususlarda vizyon sahibi olmuş, kendini gerçekleştirmiş kişilerin bireysel mutluluğa daha kolay ulaştığını söyleyebiliriz. Bu bireysel mutlulukla başlayıp toplumsal iç huzuru sağlamaya giden kestirme bir yoldur. Üstelik gelişime, üretime destek olmak; ürettikleriyle faydalı olduğunu gören fertlerin bireysel motivasyonlarının artmasını sağlamak anlamına gelir.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Bütüncül Bakış Açısıyla Etkinlikler

İnsan öğrenmek ve yapmak isteme gizil gücüyle doğar. Bu güç insana daha faydalı ve mutlu yaşaması için enerji verir. Yaşam şartlarının yüzyıllar içinde değişmesi, kültürler, medeniyetler bireylerde şu soruları oluşturmalıdır, oluşturmuştur: "nasıl öğrenme?", "ne şekilde yapma?".

Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.

Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve  planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.

Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.

Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.

Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Eğitime Multidisipliner Yaklaşmak



Multidisipliner, sözlük anlamıyla "çok alanlı" ya da "çoklu disiplin", bir uzmanlık alanında bu uzmanlık alanının birden çok alt uzmanlık alanlarının ya da birden çok uzmanlık alanlarının koordine olarak çalışmasıyla tabir edilebilir. Gelişen dünya şartlarında bilimin her alanında yapılan / varılan yenilikler sayesinde multidisipliner yaklaşımı duymaya başladık ve görüldüğü üzere ilerleyen zamanlarda daha çok ilişkili olmaya başlayacağız.

Multidisipliner çalışmak birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da gerekli profesyonelliğe adım attıracak bir anlayışı getirir. Bunu eğitimin her alanında görebilmek mümkündür. Öğrencilerin matematik öğrenirken resim ve geometriyi, jeolojiyi öğrenirken biyolojiyi pekiştirmesinden tutalım da sözel ve sayısal alanların birleşiminden oluşan siyaset mühendisliği gibi yeni şekillenen alanların geliştirilmesi ve öğrencilere tanıtılmasına kadar birçok hususta multidisipliner anlayışın önemini kavramak mümkündür. Eğer çocukların daha iyi şartlarda var olabildikleri bir dünyada yaşayabilmelerini istiyorsak, bunun yolu onların var oldukları dünyaya daha kolay uyum sağlayabilecekleri çalışma şartlarını oluşturmak ve bu uyumu sağlayabilen eğitimleri onlara verebilmenin yöntemleri üzerinde düşünmemiz gerekir.. Birçok yeni mesleğin oluştuğu günümüzde yeni mesleklere entegre olabilmeleri için öğrencileri multidisipliner yaklaşımla yetiştirmenin önemi açıktır.

Multidisipliner yaklaşımla paralelce ilerleyen bu meslek çeşitliliği; aslında dünyada diğer parametrelerle birlikte var olan bir olgu değil, planlı olarak değişimi ve gelişimi oluşturulması gereken bir olgu olmalıdır. Şöyle ki, bir çocuğu sosyal bilimlerle başarılı olduğu için sözel alana yönlendirmek, hayatının bundan sonraki safhalarında ona gerekli olmayan bir yığın bilgiyi yüklemek bu bilgilerin altından kalkamayan gence düşük puanlı bir bölüme göndermek hayatlarında kullanabilecekleri gerekli bilgileri onlardan mahrum bırakmak adil değildir. Öğrenciler henüz okul sıralarında başarılı olabilecekleri alanları eğitimcilere fısıldar ancak ne yazık ki eğitimciler olarak bizler duyamayız. Eminim ki insanlar gizil güçleriyle vardır ve onları etkili değerlendirebilmek eğitimcilerin ve ailelerin görevidir.

Multidisipliner eğitimle mesleki çeşitlilik sağlanabilecek ve bu yeni meslek kolları oluşturmakla birlikte farkındalığı yüksek bireylerin kontrolünde bir dünya inşa etmeye yardımcı olacaktır. Ekonomi alanında eğitim almış şehir bölge planlama uzmanları, güzel sanatlarla psikolojiyi entegre edebilmiş psikologlar ve bunun gibi multidisipliner çalışan ve öğrenen bireyler var oldukça mesleklerin icra ettiği iş yükü daha profesyonelce çözümlenebilir. Bunun için iyi disipline edilmiş bir eğitim sistemi inşa edilebileceği gibi var olan mesleki alanlarda hocaların rehberliğinde öğrencilere mesleklerine katkı sağlayacak, bireyleri geliştirebilecek alanlarda kendilerini geliştirmeleri -kurslar, seminerler, atölyeler vb. çalışmalar ile - sağlanabilir.

Multidisipliner yaklaşımla daha dar bir perspektifle odaklanmayı başarırsak aslında kalıplaşmış öğretilerden vazgeçen öğretmenlerin de bunu başarabileceklerini söylersek yanılmış olmayız. Biyoloji dersini hayat bilgisi konularıyla entegre anlatan öğretmen kimya ve fizikte unutulması kolay formülleri onları keşfeden bilim adamlarının tarihleriyle, videolar ya da görsellerle anlatmak teknolojinin nimetlerinden faydalanarak belgesel tadında stüdyo çalışmalarıyla bunları gerçekleştirmek, coğrafya dersini kimya dersine atıfta bulunarak örneklemek, tarih dersini resimler güzel sanatların farklı kollarına referans vererek sunmak öğrencilerin tüm bilimleri birbirleriyle daha doğru bir şekilde bağlamasına, öğrendiklerinin daha kalıcı olmasına (bilgileri anlamlı bir şekilde öğrendikleri için) ve ders işlemekten zevk almalarına ön ayak olur.

Tüm bu nedenlerle multidisipliner eğitimi , bilimde multidisipliner yaklaşımların profesyonelliğe adım atmak için basamak olduğuna inanmalıyız. Daha sığ bakış açısı ve metotlarımız yerine multidisipliner yaklaşımla neler yapabileceğimizin farkında olarak daha iyi eğitimi sunabilmeliyiz.


9 Temmuz 2015 Perşembe

Kitap Oku ve Anla


Kitap okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığı çocuklara kazandırma konusunda son yıllarda olumlu gelişmeler kaydetmiş olsak da yeterli başarı sağlayamadığımız bir gerçektir. Bunun en önemli ispatı da ülkemiz okuma oranları, binlerce lisans mezunumuza rağmen. Ülkemizde her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. Bu rakam Japonya'da 80'e kadar yükseliyor. Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda yaklaşık 12 bin kişiye 1 kitap düşüyor.

Kitap okuma alışkanlığı ile ilgili bu verilerin paylaşılmasıyla bir kesim tarafından "biz, kitaba para harcamayıp ödünç kitapla kendini geliştiren bir toplumuz" söylemiyle karşılaşıyoruz. Ancak ne yazık ki bunun gerçek olmadığını eş dost sohbetleriyle tecrübe edip, PISA değerleriyle ispat edebiliriz. PISA değerlerine göre 2012 yılında ülkemiz okuma başarısında 65 ülkeden 42. sıradadır.
Bu değerler ışığında denilebilir ki, genciyle yaşlısıyla kitap okuma ve okuduğunu anlama noktasında sıkıntılar yaşayan bir toplumuz.

Okumak sadece hızlı okumayı başarmak ve bilgili olmak için var değildir. Okumak bireylerde geniş bir vizyona sahip olmanın başlıca basamaklarında biridir. Araştırmalar gösterir ki okumayı alışkanlık edinmiş bireylerin, aile içi ilişkilerinden topluma katkıda bulunma metotlarına kadar birçok alanda bakış açısının geliştiğini, geniş perspektife sahip olduğunu gözlemleyebiliriz. Birey okudukça farklı bakış açılarını, fikirleri ve bilgileri tecrübe edecektir. Her bireyin özgün düşündüğünü kabul edersek, bireyin her okumasıyla kazandığı tecrübeler onun düşünce dünyasında yeni alanlar yaratacağını söyleyebiliriz. Yeni dünya ise zaten buna ihtiyaç duyar: Bilgisayar gibi ezberleyen değil, bilgiyi harmanlayıp yeni fikirler sunan kişilere.

Okumanın sağlayacağı yararlardan biri ise, birçok ebeveynin dikkati çeken noktadır. Okuma becerisi ve okuduğunu anlama yetisi hakkında belli bir başarı göstermiş çocuklar sınavlarda daha başarılı olabilmekte ve hızlı soru çözebilmektedir. Okuma becerisi matematik sorularını kavrama hususunda dahi öğrenciye yardımcı olmaktadır.

Çocukların okuması için biz neler yapmalıyızı düşünen aileler en önemli not, "onlarla birlikte siz de değişin" demek en öz cevap olacaktır. Araştırma sonuçları kitap okuma alışkanlığı edinmiş ailelerin çocuklarına kitap sevgisi kazandırması konusunda daha etkili olduklarını göstermektedir. Yani öncelikli olarak onların geleceği için biz yetişkinlerin okuması, okumayı alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.

Başarısız arkadaş edinen çocukların bundan etkilenip derslerinde düşüş yaşaması, çevrenizde sık görüştüğünüz kimselerle hayata bakış açınızın benziyor olması ya da benzemesi birer sosyal öğrenme örnekleridir. Okuma alışkanlığı hakkında yapılan çalışmalar bu örneklerin kitaba karşı düşünce konusunda da benzer olduğunu ispatlıyor. Gerek aile çevresi gerek iş ve okul çevresi gerek yaşanılan mekan bireylerin okuma alışkanlığında etkileyici faktörler. Bu verileri olduğu gibi kabul etmek ivmeli ilerlemenin hatta ilerlemenin önünde kettir. Okuma oranın düşük kırsal alanda yaşayanlar için daha çok okuyan, okuduğunu anlayan çocuk yetiştirmenin yöntemleri üzerine kafa yorulabilir. Yaşanılan çevre, çocuğun etki alanları bahane edilmemelidir. Kentsel bölgelerde yaşayan bireylerde ise ne yazık ki çevredeki bireylerin az okumuşluğu üzerinden politika yaparak okuduğunu yeterli görme, kendini çok okuyan olarak görme eğilimi gözlenmektedir. Dünya standartlarına baktığımızda birçok kentlinin okuma oranı düşük olarak tabir edilebilir.

Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak ve okuduğunu anlamalarına yardımcı olmak için elbette sadece ebeveynlerin okuyor olması yeterli değildir. Çocuklarla okuma etkinlikleri yapılabilir. Sesli ve sessiz okuma çalışmaları bunlardan ikisidir. Sessiz okuma çocuklara hızlı ve daha çabuk anlayarak okuma yetisini kazandırırken, sesli okuma hitabet konusunda onlara yardımcı olur. Aslında aile bu konularda çocuklara rehberlik edip örnek olmalıdır. Ne kadar sesli ne kadar sessiz okuyacağına çocuk karar verebilir ya da doğaçlama olarak herhangi birini tercih edebilir.

Müziksel yeteneğe sahip olan çocuklara şiir kitabı alınıp sesli olarak okumaları önerilebilir. Çocuk her bir satırda sesiyle oynayarak okumaya karşı olumlu duygu geliştirebilir. Ya da resim alanında yetenekli olan çocuğa okuduğu hikayenin resmini çizmesi teklif edilebilir. Böylece hikayeyi anlayarak okumaya çalışırlar. Ancak çocuklar yaratıcı güce sahiptirler. Bazen okudukları hikayeye yeni kahramanlar ekleyerek resmedebilirler. Bu hikayeyi kendi düşlerinde geliştirdiklerini gösterir.

Henüz ilkokul birinci sınıfı tamamlamış çocuklara çok uzun hikayeler vermeyin. Zeki olabilirler ancak okuma konusunda fazla baskıcı tavır onların okumadan soğumasına neden olabilir. Yaş grubuna göre kitap seçmek fayda sağlayabilir. Ayrıca ilk kademe çocuklar için seçtiğiniz hikayelerin iyilik, yardımlaşmak, arkadaşlık, sevgi gibi konuları işleyen kitaplar olmasına özen gösterin. Çocuklarla birlikte kitap almaya gitmek, onları dergilerle de tanıştırmak etkili olabilecek diğer yöntemlerdendir.

Kaynakça:
Aytaş, Gıyasettin. "Okuma eğitimi." Türk Eğitim Bilimleri Dergisi 3.4 (2005): 461-470.
Dil ve edebiyat dergisi, Türkiye dil ve edebiyat derneği, Ocak 2015 sayı 73
Yılmaz, Bülent. "Okuma sosyolojisi: Ankara’da oturanların okuma alışkanlıkları üzerine bir araştırma." Türk Kütüphaneciliği 9.3 (1995): 325-336.


25 Haziran 2015 Perşembe

Modern Kölelik ve Eğitim

Kölelik yüzyıllarca farklı kisvelere bürünerek var olmaya devam ederken, modern kölelik çağımızın insanını tehdit eden sinsice hayatlarımıza girmiş olan bir tabirdir. İnsanın merkezde olduğu düşünülüp birçok parametreler dahilinde aslında hayatının bir zincirle olduğu yere bağlanması olarak da tasvir edilebilir. Günümüzde bir bireyin çalıştığı kuruma zorunlu, istemeyerek hizmet etmesi, insanın istemediği işlerde para kazanmak için çalışması, sevmediği bir insanla statü ya da toplumdan onay almak amacıyla evlenmesi de modern kölelik tabirinin altında değerlendirilir.

Modern köleliği oluşturan aslında yine insanlardır. Köleliğin legal olmamasıyla birlikte iş gücünü oluşturan alt sınıfın tabiri caizse avuçta tutulmasının modern yolu düşünceleri değiştirmekti. Günümüzde insanların düşüncelerini ve değerlerini irdelediğimizde aslında bireylerin modern köle haline getirilmesi aşamalarının nasılda işlediğini anlayabiliriz. İnsanlar, insan olarak mutlu yaşamak değil, daha çok para kazanmak için daha iyi statü elde edebilmek için çalışıyor. Çoğu kimse ise diğer kimselere statülerini, mal varlıklarını, hizmet ederek aldıklarını göstermek ve sözde kendini ispatlamak için çalışıyor. Öyleyse her gün sevmediği işe giden bunu başkalarına iyi bir iş sahibi imajını ispatlamak için gidiyorsa, başkaları dediğimiz kişilerin kölesidir. Veyahut eşinize daha pahalı bir yüzük almak için iş yerinde rakiplerinizin ayağına çelme takıyorsanız, ne aşkı ne sevgiyi ne de dünyayı tam olarak anlamış ve yaşamış sayılmazsınız.  

Ancak tüm bunlarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan çalışma becerisini göstermek ve ihtiyaçlarınızı karşılamak için para kazanmak gerekmektedir. Öyleyse hayatın gerçeği ile özgür yaşamanın terazisi nasıl bir denge halinde bulunmalıdır?

Bu dengeyi yakalayabilmek için değerlerin ve eğitimin nedenlerinin sorgulanması şarttır. Aslında sosyolojik bir olgu olan modern kölelik, eğitim ile sıkı bir ilişki içindedir. Ebeveynler olarak çocuklarımızın köle olarak yaşamaması için dünyadaki tüm politik, ekonomik, eğitimsel alanları değiştirmek elbette mümkün değildir. Ancak çocuklara dünyayı daha özgür algılayıp yaşamaları için onlara belli değerleri kazandırmamız mümkündür. Bunların en başında gelen kendini bilmektir. Çocuklara eğer kendini tanımalarına, ne istediklerine, ne ile mutlu olabildiklerine, hangi işleri yaptıklarında tatmin olduğunu sorgulamalarına fırsat vermeli, desteklemeli ve onların bu sorgulayıcı bakış açısını kazanmalarına rehberlik etmeliyiz. Bireyler ancak ne istediklerini bildikleri zaman köle değil insan olabilme yolunda adım atabilirler.

Birçok ebeveynin yapmakta zorlandığı bir diğer mesele olduğu gibi kabul etmektir. Çocuk / genç ailesiyle farklı fikirde olabilir. Farklı ilgi alanlarına sahip olabilir. Vaktini ebeveynleri ile değil, ilgi alanına hizmet eden diğer kişilerle daha çok öğrenmek için harcayabilir. Tüm bunlara saygı duymamız gerekiyor. Çocukları oldukları gibi kabul etmek onlara saygı duymak daha özgür yaşamalarını sağlayabilir. Bu elbette ailelerin çocuğun kölesi olması anlamına gelmiyor. Ebeveynlerin bu noktada da dengesi sağlaması şart.

Pastanın kıvamındaki un miktarı gibi modern köleliğin önünde dik duruşlu olabilmenin kıvamında önemli husus ise cesarettir. Çocuklara cesaretle istediğinin peşinden koşabilmeyi, düşünüp tarttıktan sonra atik bir şekilde harekete geçebilmeyi öğretebilmek gerekiyor. İnsan cesarete ömür boyu ihtiyaç duyar. Ancak cesareti mantıkla entegre edebilmeyi gençlik yıllarında öğrenir. Cesareti ise aslında hiç öğrenmez, onunla doğar. Öğrendiği şey korkmaktır. Ailelerin cesareti öğretmelerine gerek yoktur. Korkak olmayı öğretmemeleri yeterlidir. Ailelerdeki otoriteyi sağlama pahasına oluşturulan "ebeveynim ben ezici üstünlüğüm" anlayışından vazgeçilerek çocuklara korkak olmayı değil, cesaretle yürüyebilmeyi öğretmek mümkün kılınabilir. 

7 Haziran 2015 Pazar

Sınavları Boşver, Öğrenmene Bak

Bilimin her araştırmasıyla birlikte çocuk yetiştirmede renkler değişmektedir. Her gün değişen renklerin sonucunda ne yapacağını bilemeyen ebeveynler "popüler bilim"in kurbanı olabiliyor.
Elbette bilim evrilen, gelişen ve bizi de değiştiren/değiştirebilen bir olgudur. Bu çerçevede neler yapacağımızı bilmememiz / bilemememiz bilimin evrilmesiyle değil, bilginin temelinin olmamasıyla ilişkilidir.
Çok bilgili, zeki! , sınıfta arkadaşlarından önce ve onlardan daha çok bilen bir çocuk neredeyse ailenin popüler üyesi olma hakkını kendinde görebiliyor. Bu da bir nevi tabakalaşmayı zihinlere "yaşamın değiştirilemez bir gerçeği" olarak işlenebiliyor. Öyle ya sınıfta ve evde "en" olabilme duygusu daha çocuk yaşlarda bireylerin kalbine bir tohum gibi ekiliyor.
Daha iyi işlerde çalışmak, daha iyi kariyer yapmak, daha fazla para kazanmak adına bu yarışa sokulan çocuklar artık iyi ya da kötü, ilgili ya da ilgisiz demeden önlerine sunulan soruları en kısa zamanda yutma telaşı içindeler.
Sistemin böyle olmasından yakınan birçok aile, teslimiyetçi bir tavırla oyunda piyon olmayı kabullenmiş tavırlar sergilerken, kurban hep aynı: çocuk! Bu şartlar altında ben çocuğumu daha özgür nasıl yetiştiririm diye düşünüp, en temel noktasına gitmemiz gerek: Çocuğunuza ve insan olarak onun içindeki cevhere güvenin.
Bir çocuk sınavda belli soruları çözdüğü için başarılı veya yetenekli değildir. Bir çocuk başarılı ve yetenekli olduğunu içinde barındırdığı yeteneği ortaya çıkardıkça hissedecektir. Onun içindeki bu yeteneği, her insandaki gizil gücün varlığını bilin. Bunun ardından bu gizil gücü ortaya çıkaracak etkinliklere başvurun. Bir çocuğun mantıksal - matematiksel zekası yüksek diye önüne testler yığmanızın anlamı yok. Ona mantık oyunlarını gösterdiğiniz, sayılarla dolu bir dünyaya yolculuk etmesine rehberlik etmediğiniz sürece tam anlamıyla ruhuna inmeniz mümkün değildir.
Bugünlerde öğrencilerin farklı yöntemlerle kendilerini keşfetmelerine izin veren birçok etkinlik ve kurslar düzenlenmektedir. İlgili anne-babalar bunları takip ederken çocuklarının gelişimleri için doğru adımlar atmayı görev biliyorlar.
Peki en olabilme duygusunun önüne nasıl geçilebilir ki? Öncelikle en eğitimli insanlarımızın bile çoğu zaman düştüğü bir hataya düşmemek gerekiyor. Daha yaşına girmemiş çocukların her hareketini kıyaslarken, okul çağı çocuklarımızı kıyaslama konusunda kendimizi haklı görüyoruz. Eğitim sistemimiz tüm çocukların tüm dersleri eşit ve iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini benimserken, ebeveynlerin takınması gerekn tutum çocukların kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kişilerle kesinlikle kıyaslanmaması; başarılı oldukları ve başarısız oldukları derslerin olabileceği bunun kabul edilmiş olmasıdır. Özellikle önümüzdeki günlerde karnelerin alınmasıyla ailede başarı ve başarısızlık mevzuları daha derinden gündem oluşturacaktır. Tüm parametreler aynı dahi olsa kişilerin bireysel farklılıkları gözetildiğinde kıyaslamanın haksızlığı ispatlanır. Bu nedenle "neden başarısızsın", "neden bu dersin notu düşük" gibi sorularla çocukları köşeye sıkıştırıp, "ben ...dersinden senden daha yüksek almıştım" şeklindeki ego şişiren savaş başlatan cümlelere yelken açmamalıyız.
Aksine yapılması gerekenleri düşünürsek; başarılı olduğu derslerin daha da gelişimi, bu alanda ilgisi doğrultusunda yeni etkinliklere yol açılabilir. Örneğin resmi seven çocuğa boya almak, müzikten hoşlanan çocuğa enstrüman almak, türkçesi başarılı çocuğa hikaye kitabı almak, matematiği başarılı çocuğa zeka oyunları ya da sayısal bulmacalar almak bir ödüldür, teşviktir. Böylece başarılı dersin ileride daha da başarılı olması için basamak teşkil eder.
Başarısız dersler hakkında da neler yapılabileceği nasıl çalışılması gerektiği, bunu eğlenceli hale nasıl dönüştürüleceği konuşulabilir. Önemli olan çocuğu sıkmadan öğrenebilmesi için uygun yollar izlemek suretiyle çoktan seçenekli öğrencilik hayatlarına çok renkli ve öğretici dakikalar katabilmektir.

21 Mayıs 2015 Perşembe

Rencide Etmenin Kötülüğü

Mobbing olarak bilinen psikolojik baskı/ taciz durumları birçok kurumda görülmemesi hususunda yazılıp çizilirken, okullarda çocuklara yapılan aynı durum - biz bu durumu genellikle okullarda küçümseme, topluluk önünde küçük düşürme olarak izliyoruz - da söz konusudur, ele alınmalıdır, çözümlenmelidir... Rencide etme, küçük düşürme, küçümseme gibi problemli hususların sosyal hayat özellikle aile içi iletişim ve eğitim alanlarına etkileri olmak üzere iki başlıkta incelemeyi uygun görüyorum.
Öncelikle aile içi iletişimde, kalp kırma, rencide etme (çocuklara isim takmayı da buna ekleyelim) gibi durumlar söz konusu ise kişiler belli davranışların getireceği yorumları bildikleri için o davranışı ya isteksizce yapmazlar ya da saklı gizli yaparlar. Bu, devamında içini özgürce açamayan, yargılanma korkusuyla yaşayan, yıllarca başkalarının düşüncelerine göre hareket etmiş, ruhu köleliği aşamamış bireylerin çoğalmasına neden olur. Toplumda görülen her türlü ilişkinin temelindeki şiddetli iletişimsizliğin bir nedeni de budur. Ailede bu şekilde davranılmaya maruz kalan, çocuk kelimesiyle küçümsenerek gururu ve kişiliği dikkate alınmayan çocuk yaştaki bireyler, zamanla aile içinde yargılayan kişilere karşı kendilerini kapatırlar.Ardından çocuğuna erişemeyen ebeveynlerin olması kaçınılmaz olur. Ataerkil toplumumuzdaki babasıyla yeterli ilişki içinde bulunmamış bireylerin durumu kültürle açıklanmaya çalışılsa da doğruluğu tartışmalıdır. Çünkü ebeveyn çocuklarıyla iletişim kurmalı, onlara hayat yolunda rehberlik etmelidir. Ne arkadaşlık dozunda hafife alınmış ilişki ne de katı kuralların aşılamadığı ilişki tipi olmalıdır.
Bunun aksine bireylerde koşulsuz kabulle; çocuğu duygularıyla, istekleriyle, ilgileriyle kabul etmeyle; onu yönlendirmekle değil, gerektiğinde ona rehberlik yapabilmekle daha sağlıklı bir ilişkinin dayanakları kurulmuş olur.

Eğitimde rencide etme gibi durumlar ise kişilik gelişimine bir sabotaj olsa da öğrenmenin önündeki en büyük engellerdendir. Çünkü tüm parametreler izole edilebilse dahi birey rencide eden kişinin aynı davranışı tekrar yapabileceği kaygısını taşır. Kaygı içinde de öğrenme düzeyi düşer. Diğer durumların da pik yapması olasıdır. Örneğin öğrencideki derse karşı sevgisizlik, ilgisizleşme, ders içinde dersi engelleyen davranışların görülmesi olasıdır.
Günümüzde çoğu eğitimci! sınıf otoritesini sağlamak için öğrencilerin ders durumlarındaki başarısızlığını sınıf ortamında yüzlerine vurmak suretiyle küçük düşürmek, en küçük bir davranışı dahi cezalandırmak yollarına başvurabiliyor. Halbuki öğrenci zaten dersi bilmediği için o ortamda öğrenci pozisyonundadır. Eğer sorumsuzluk durumu mevcut ise önce bunun nedenleri irdelenmelidir.
Elbette öğretmen sınıf içinde öğrencilere sorular yöneltmek, ders esnasında düşüncelere dalan öğrencilerin dikkati çekmek için söz hakkı vermek, sormak, düşündürtmek hatta uyarmak gibi görevlere haizdir. Ancak bunu yapmasındaki neden öğrenciyi incitmek olmadığını ifade etmesi, öğrenmenin yolunun eleştirmek, düşünmek, sorgulamak, sormak, araştırmak olduğunu açıklayabilmesi önemli ve cesaret isteyen bir adımdır. Cezalandırmak yerine sorunun neden kaynaklandığını irdelemek gerçek bir eğitimci davranışıdır.
Öğrenciniz her gün derse geç kalıyorsa, önce sorunun ne olduğunu araştırın. Ailevi sorunu ya da ekonomik nedenlerle hem iş hem okul arasında dengeyi kuramamış ve yardımınıza ihtiyacı olan bir öğrenciniz olabilir.
Stüdyo derslerinde eğitimci olanların öğrencileri ve kişiliklerini değil, onların hatalı davranışlarının ikaz edilmesi gerekir. Stüdyo eğitiminde eleştirilerin kişilere ve kişiliklere karşı yapılmadığı, işle ilgili birbirini daha da geliştirerek evrilmek için yapıldığını anlatmak, öğrencilerin bu bilince sahip olmasını sağlamak eğitimcinin önemli bir görevidir. Bu beraberinde eğitimcinin kalitesini arttırdığı gibi, sağladığı güven ortamıyla öğrencinin kalitesini de arttıracaktır.
Hayatımızda, zihnimize daha çok kabulu yerleştirdiğimiz zaman daha fazla iç huzuruna, daha az çatışmaya ve olaylara yargısal tepkiler yerine çözüme yönelik uzlaşmacı tavırlara yer verebiliriz. Rencide etmeden daha iyiye evrilmenin yolunun da kolay olduğunu tecrübe etmiş oluruz.

15 Nisan 2015 Çarşamba

Aklın Sana Engel Olmasın!

"Zihinsel engelli" tabirinden daha fazla korkmamız gereken bir olgu var: "zihin engelleri". Tabularımız, korkularımız, bizleri yapamamaya itebiliyor. Tüm bu negatif biyolojik elektriği çocukların üzerine yığdığımızı düşündüğümüzde başarıya ulaşmak zorlaşabiliyor.
 Peki nedir bizi engelleyen düşünceler? Neden bizi engeller? Nasıl göğüs gerilebilir? Çocukları etkilememesi için ne şekilde önüne geçebiliriz?
 Başarısızlık korkusu bizi engelleyen başlıca düşüncelerden biridir. Bize neyi başarabileceğimizi degil neyden kaçınmamız gerektiğini söyler. Çocuklara "başarılı olursan konuya hakim olunacağını" anlatmak yerine "başarısız olduğunda başına gelecek felaketleri!" yineleyerek fısıldar kulaklarına. Endişe, kaygı, yargılanma ve cezalandırılma korkusu başarıyı gölgeler. Nice yetenekli ve zeki çocukların başarıyı elde edememesi, sonrasında başarısızlığı kabullenmesi hal böyle olunca zamanla tembelliği alışkanlık haline getirmesinin nedeni yine aynıdır.
 Sadece aile değil, toplum olarak bu anlayıştan vazgeçmemiz gerekir. Halen sabırlı olup kekeme bir çocuğu dinleyemiyoruz. Her kelimesini ondan önce söylemenin egosunu yaşıyoruz. Kendisini düzeltmenin  ve bir kelimeyi kimse söylemeden söyleyebilmenin tadına varmasına izin vermiyoruz. Nitekim yetişkin olduğunda "kekeme" diye yaftalıyoruz, dışlayabiliyoruz.
 Çocuklar çok konuşup dil gelişimlerine yardımcı olması için kritik dönemlerinde onların şarkılar, tekerlemeler söylemesine, hikayeler anlatmasına izin vermiyoruz. Hep yorgun, bitkin, mutsuz ve haliyle çocukların susmalarınì isteyen tavrımız var. Kendimize, daha çok para ile mutluluk sağlayabileceğimizi düşündüğümüzden dünyanın yığınla iş yükünü yüklüyor, kapitalist dünyada mutsuzca yaşıyoruz. Ardından konuşan ya da şarkı söyleyen bir çocuğa takatimiz kalmıyor. Öyleyse müzikte, resimde, hitabette başarılı olmak çocuğun genetiğinde olsa bile bunun önündeki engellerden biri biziz...
 Biz eksiklikleri, olumsuzlukları tabular olarak değerlendiriyoruz. Eksikliklerimiz bizim başarmakla çıta atlayacağımız/atladığımız hedeflerimiz olmalıdır. Çocuklarımızı da bu anlayış çerçevesinde yetiştirmemiz önem arz eder.
 Eksikliklerimizden korkmamalı; 'bunlar benim eksikliklerim ama beni bunlarla kabul edin beni idare edin' narsistliğine de gitmemeliyiz. Bunun yolu özgüvenli olmak, çocuklarımızı da özgüvenli yetiştirmekten geçer. Özgüven sahibi kişiler başarısızlığı bir ders olarak algılar, eksikliklerini nasıl gidereceğinin yollarını arar. Kendini daha üstün insan yapma gayreti içinde olur. Kendisiyle ve toplumla barışık, kendinden emin, yenilenebilir, gelişebilir kişiler ve dolayısıyla toplumu / toplumları peyda etmenin yolu özgüven sahibi olmaktan, başarısızlıktan korkmamaktan ve eksikliklerini gidermeyi vazife bilmekten; bunlara ilave bu anlayışta nesiller yetiştirmekten geçer.

8 Nisan 2015 Çarşamba

Eğitim'de Güven Ortamı


Okul öncesi dönemden fakülte sıralarına kadar her gün şahit olabileceğimiz bir başarısızlık nedeniyle iç içeyiz: eğitimde güvenli ortam. Uzmanlar eğitimde başarıya götüren yolun ne/neler olduğunu sorgularken çoğu kez bu neden göz ardı ediliyor.  Ancak öğrenme ile güven arasındaki ilişkiyi gözardı etmek yanlış olacaktır.
Uygulama yöntemi kullanılarak verilen eğitimin daha etkili olduğu noktasında hemfikir olduğumuzu düşündüğümüzde öğrencinin aktifliğinin artması olasıdır. Ancak böyle bir eğitim ortamı 2005'ten itibaren uygulanmaya çalışılsa da tam anlamıyla icra edildiğini söylemek zordur.
Okul çevresi, öğrenci özellikleri, aile faktörü ve diğer tüm parametrelerin eşit olduğunu düşündüğümüzde sadece öğretmenin öğrenci uygulamaları karşısında verdiği tepki hatta beden dili bile öğrencinin daha sonraki çalışmalarını ve ilerleyeceği noktaları etkileyeceği kesindir. Bu nedenle eğitimcilerin güven ortamını sağlaması şarttır.
Bu noktada devreye koşulsuz kabul, kişiyi değil davranışı eleştirme, yargılama değil hatayı tespit etmede rehberlik etme önem arz eder. Her ne kadar bu konuda sayısız yazılı makale, kitap yayınlanmış olsa da eğitimcilerin bazılarının bu hatalara halen düştüğü görülmektedir. Önemli olan ise ne yapmak gerektiğini bilmek, bildiğini uygulayabilmektir.
Eğitim fakültelerinde verilen eğitim psikolojisi dersinin arkasına sığınmak kendini geliştirmeye çalışmayan zihinlerin hatasıdır. Bilgi evrilir ve yeniden bilmeye ihtiyaç vardır. Hakeza ailelerin ev ortamında eğitime katkıda bulunabilmeleri olanağını değerlendirmek yerine çocuklarını yargılamaları bu güven ortamını zedeleyen faktördür.
Çocukla, gençle iletişimde olan herkesin bilgisini her gün arttırmaya ve doğru bilgi dahilinde davranmaya ihtiyaç vardır. Eğitimcilerin uzmanlık alanları ne olursa olsun psikoloji alanında kendilerini geliştirmeleri gereklidir. Hal dili ile sözleri ile öğrencilerin hatalarını düzeltirken onları çalıştıkları ölçüde yüreklendirmeli ve içlerindeki çalışma hevesini canlandırabilmelilerdir. Böylece öğrenci isteksizliği konusunda neler yapabilirizi düşünürken el avuçlamayız.

18 Şubat 2015 Çarşamba

Suça eğilimli olmayan nesiller yetiştirmek

Son günlerde yaşadıklarımızın etkisiyle sorguladığımız bir mesele: kadın erkek eşitliği. Hakkında çok şey yazılıp çizilip ve hala devam ediyor. Gerekten kadın erkek eşit olmalı mı? Bunu çocuklara nasıl empoze edebiliriz diye düşünmek bir yana sorunun daha derin kaynağı olduğuna inanıyorum.
Suç işleyen kişilerin ya da yakınlarının ifadelerine bakın normale aykırı bir durumla mutlaka karşılaşırız. Yaşadığımız, izlemlediğimiz olaylarda zanlıların ebeveynlerinin "ben böyle bir çocuk yetiştirmedim ama babası beni de çocuklarını da dökerdi." ya da "eşim alkolikti, çocuklarıyla ilgilenmezdi", "eşimin ölümünden sonra çocuklarla ilgilenemedim" gibi ibarelerini görüp okuyoruz.

Buradan çıkartacağımız sonuç, çocukların eğitiminde ailenin, rol modellerinin ne kadar önemli olduğu, eşlerden birinin dahi rol modeli olmada eksikliğinin istenilmeyen durum olması, en önemlisi ne yazık ki aydın dediğimiz kesimde bile destekçi bulan çocuk eğitiminde annenin yeterli olduğu görüşünün yanlış olduğudur. Boşanmış ya da eşini kaybetmiş eşler çocuklarına doğru model olacak birini bulabilirler. Bu bir dayı ya da ağabey olabilir.

Önemli olan doğru örnek olmak ve sevgiyi yaşamak/yaşatmaktır. Sadece doğrulara itilen çocuk da mutlu olmayacağı için yanlışlara kayabilir. Önemli olan çocuğun sevildiğini hissetmesi ve sevebildiğini ifade edebiliyor olmasıdır. Bu ancak sevginin yorumlandığı, sembolleştiği, ifade edildiği, paylaşıldığı kısaca yaşandığı ailelerde gerçekleşir.

Suça eğilimi azaltmak için çocukların cinsiyet algısında eşitliği sağlamaya çalışmak önem taşıyor. Ancak her şeyin doğrusunu yapmaya çalışırken aşırıya kaçıp yanlış yapmamız olası değil midir?
Cinsiyet kavramını algılamaya çalıştıkları dönemde çocukların kafalarını karıştırmak çok da doğru değil. Karşı cinse şöyle yap böyle davran demektense arkadaşlarına karşı kendini ifade eden, paylaşımcı, empatik olmasını sağlayan davranışları pekiştirmek yerinde olacaktır.

Cinsiyet algısında dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda soyut kavramları algılayabilecek olan gençlere kadın ve erkeğin hakları konusunda eşitlikçi bakış açısı ve nedenleri anlatılabilir. Kadın ve erkeğin yaratılış itibariyle farklı özelliklerde daha üstün yeteneğe sahip olduğu bunun bir cinsi diğerine üstün kılmak için değil birbirleriyle organize çalışabilmeleri için var olduğunu/ yaratıldığını, bize düşen bu konuda denk olduğumuzu bilmek ve herhangi bir insanın hakkına gasp edilmemesi, edilirse haklının hakkını aramamız gerektiği düşüncelerini savunmak ve vurgulamak gerekir.

Son olarak tüm bu çabalara rağmen yanlışlarda olacaktır. İşte o zaman suça karışmamış olsa dahi şiddet gören, uyuşturucu kullanan kişilerin rehabilitasyonlara dahil olmasını, insanların insanca şartlarda iyiye evrilmeye çalışılarak yaşadığı bir dünya düzeni oluşturulması temennimdir.

15 Şubat 2015 Pazar

Narsisizm & Özseverlik

Bencil duygular, çıkarı doğrultusunda hareket etmeler arttıkça toplumdaki her birey daha fazla kendini savunmanın yolunu düşünmeye başlıyor. Bu noktada aklımıza gelen soru şu: "Benciller de çocuktu, çocuk olduklarında bencil değildiler, ne değişti?"

Dilerseniz bu sorunun cevabını sona bırakıp narsisizm bahsedelim. Narsisistik ruh hali büyüklük ruh hali olarak da tanımlanır. Başkalarını anlayamama, davranışlarda görülen büyüklenme, beğenilme ihtiyacı, kendini özel ve önemli görme, empati yapamama gibi durumlarla bu ruh hali kendini açık eder. Narsistler kibirlidir, saygı göstermekten ziyade saygı beklerler. Gerçek sorunları sevememektir. Başkalarına karşı sevgi göstermez ancak saygı ve itibar beklerler. Bilinçaltında kendilerini değersiz ve eksik hissederler, bunu kapatabilmek için de kusursuz olma çabası içindedirler. 

Ne yazık ki, dünya üzerinde değişen değerlerle ve yaşam tarzıyla birlikte bencilleşen bireylerin arttığını da söylemek mümkündür. Peki henüz bencilleşmeden, narsist olmadan, narsisistik ruh haline yaklaşmadan neler yapılabilir?

Çocukları henüz çocukluklarının ilk yıllarından itibaren onları, paylaşmayı öğrenecekleri şekilde yetiştirmek önemlidir. Paylaşımcı çocuklar için ortak alanlar oluşturmak ve bu alanlarda nasıl davranacaklarına yönelik rehberlik yapmak önemlidir. Bu okul öncesi dönemde ortak kullanılan yemek masası, oyun alanlarında birbirlerinin haklarını ihlal etmeme konusunda vicdan sahibi birey yapmakla başlayabilir. Bu gibi durumlar için kolaylaştırıcı olması açısından kuralların belirlenmesi ve bu kurallara uyulması konusunda tembihler uygulanırken dünya üzerindeki kimi çalışmalar sadece kuralların yeterli olmadığını gösterdi. Bu noktada ikili ya da çoklu iletişim önemlidir.

Eskiden tek odada yemek yenir, ders çalışılır, televizyon seyredilir, masallar anlatılırdı. Bu bireylerde paylaşma kültürünü arttırırdı. Şimdi aile içinde bireylerin bireysel  çalışmalar, alanların genişlemesi, teknoloji bu ortak yaşam alanlarında geçirilen zamanı azaltıyor. Her ne kadar bireysel çalışmalar/işler için bireysel zamanlar ayrılsa da aile içinde ortak kullanım alanları olmalıdır.

Ayrıca bu gibi çocukların yetişmemesi için alınacak önlemlerden biri çocuğun yaşı ve anlayabilme kapasitesi doğrultusunda ona empati yeteneği kazandırabilmektir.

Narsist ya da bencil neslin yetişmemesi adına ortak alan, ortak vakit, ortak ürün kullanımı artmalıdır. (Bu elbette çocuklarda bireysellik duygusunu köreltmeden, onların kendilerine ait olması gereken çemberleri olması gerektiğini hissetmesine mani olmadan gerçekleşmelidir.) Bu kimi ailelerde ayrı/özel alan olarak tasarlanması gereken durumlarda dahi birleştirilmiş durumları yaratmak olarak algılanmamalıdır. İki çocuğunuza ayrı kütüphane oluşturmaktansa birlikte tasarlayıp kullandıkları bir kütüphane oluşturulabilir. Ancak onların ilgi alanları, yaşları, kişisel özellikleri dikkate alınarak ayrı kitaplar alınabilir. bırakın hangi kitabı nereye koyacaklarına onlar karar versin, konuşup anlaşıp paylaşsın...

Kaynakça:
"Oyun oynama hakkı", Eğitimpedia  (http://www.egitimpedia.com/egitim-2/oyun-oynama-hakki)
KIRPINAR, İSMET. (2009, Ekim) "NARSİST KİŞİ-NARSİSİZMİN KÜLTÜRÜ." Türkyurdu dergisi, Sayı:266, Sayfa: 26-31
Tarhan, N. (2008) Psikolojik Savaş, Timaş yayınları, İstanbul

1 Şubat 2015 Pazar

TABLET YAZILARI-3 / TABLETLER VE OYUN

Sanal oyunların fonksiyonları, görselliği arttıkça etkisinin arttığı da bir gerçek. Hal böyle olunca tabletler sadece çalışmak için değil oyun amaçlı da kullanılmaktadır. Yetişkinlerde bile...
Günümüzde tablet oyunları çocuk-aile arasında tartışmaların kıvılcımlarından biri sayılabilir. Bildiğimiz üzere tabletler -sadece tabletler değil, bilgisayarlar akıllı telefonlar- oyun amaçlı oynanıp ne sürede kullanıldığı takip edilemeyebilir. Birçok anne tabletleri çocuğun elinden almak ya da bu konuda sınırlama getirmek gerçekten bir tartışma başlattığını ifade etmektedir. Tabletler bu kadar zararlı mı? Tabletlerin kullanım ölçüsü ne olmalı? Oyun hiç oynanmamalı mı? Sınırlar nasıl koyulmalı? gibi sorulara çözüm bulmak çoğu zaman zorlaşıyor.
Öncelikle tabletlerin tamamen zararlı olmadığı, tüm oyunların oynanmaması gerektiği düşüncesini kafamızdan silelim. Bıçakla insan da yaralanabilir, ekmek de kesilebilir; mantığı ile tabletlerin doğru kullanıldığında yararları da vardır. Sınır hiç kullanılmaması, hiç oyun oynanmaması değildir. Aksine tabletlerin kullanıldığı ve verim alındığı da mevcuttur.
Tabletlerin, bilgisayarların kullanımında bağımlılık yaratıp yaratmadığı bu konuda sorulması gereken soruların başında gelir. Çocuk tablete giremediğinde kendini huzursuz hissediyor mu? Günde kaç saat ekran başında? gibi sorular ara ara sorularak çocuğun tabletlerle ilişkisi kontrol altında tutulmalıdır. Ortalama günde 1 ya da 2 saat tablet, bilgisayar vb. karşısında harcanması yeterlidir. Bu süreyi aşan çocuklar için kademeli olarak (her gün biraz daha süreyi kısaltarak) uygun miktar girilmesine izin verilebilir. Örneğin günde 3 saat giren bir çocuğun yarın 2,5 daha sonra 2 saat girmesine izin verilmesi suretiyle kademeli olarak azaltılması yoluna gidilebilir.
Bir diğer dikkat edilecek husus tabletleri, telefonları, çocuğun oynadığı ya da oyunla özdeşleştirdiği aletleri (yalnızca annesinin telefonundan oynayan çocuk için annenin telefonu) gün içinde çocuk için görülebilecek yerde bırakmamak hatırlamamasını sağlar ve oyun oynama isteğini kamçılamaz. Unutulmamalıdır ki birçok oyunun sadece fiziksel değil, ruhsal sağlığı da etkilediği gerçektir. Çocuk günümüzde bu gibi oyunlara ehemmiyet veriyor, geleneksel dediğimiz oyunlar ilgisini çekmiyorsa aksiyona karşı bir tabi olma durumu söz konusudur. Aileler birlikte oyun oynayarak çocuğa diğer oyunların zevkli olduğunu da hissettirebilmelidir. Tablet başında geçen süre arttıkça dokunarak, hissederek, insanlarla etkileşimde bulunarak oynayacağı oyunlarda azalacaktır. Tabletleri çocuğun elinden almaya çalışarak sonuca ulaşmak oldukça zordur. Siz tabletle geçirdiği zamanın yerini dolduracak aktiviteler üretmedikçe çocuklar tabletlere bağımlı olacaklardır.
Elbette çocuklarla her an oyun oynamak özellikle çalışan anneler için oldukça zordur. Ancak planlı ve uyanık olmak zorundayız. Masaya oturup bir yandan havuç soymak gibi bir işle meşgulken çocuğun boya yapması, boyarken zorlandığı yerde ben yardım edebilirim ama en çok boyayan kazanacak demek, kitaptaki resimlerin neler olduğunu özelliklerini anlatmak yemek yaparken bile %100 olmasa da kısmen çocuğa odaklanmak mecburi işlerinizi yaparken onunla oyun oynamak olarak nitelendirilebilir.
Diğer önemli nokta tabletlerin kontrolü çocuğa verildiğinde dahi nereye girdiğine dikkat edilmeli, gerekli güvenlik önlemleri alınmalıdır.
Şahsım adına önem verdiğim bir husus ise hangi oyunları yüklediğinizle ilgilidir. Eğer tabletleri, sanal dünyayı seven çocuğunuz varsa (bu oran epey fazladır diye düşünüyorum.) uygulamaları araştırmanız gerekmektedir. Dil öğreten, matematiği ya da tarihi tekrar ettiren uygulamalar mevcuttur. (Umarım ilerleyen zamanlarda bu uygulamalar daha da iyiye evrilir ve profesyonelleştirilir.) Çocuğunuzun yaşına ilgi alanlarına göre buna benzer uygulamaları oynamasını böylece oyun oynarken dahi öğreniyor olmasını sağlayabilirsiniz.


16 Ocak 2015 Cuma

TABLET YAZISI - 2 / EL YAZISI & TABLET YAZISI

 Tablet yazılarınıun ikincisi olan bu yazıda tablet kullanımı ile el yazısının tarihe karışması konusuna değineceğim. Bilgisayarların küçülmesi ve taşınabilirliği, tabletlerin yaygınlaşması not tutmada teknolojinin kullanımını yağunlaştırmaktadır. Peki teknolojinin eğitim hayatında defterlerin yerini tutması, fotoğraf çekerek bilgileri depolamak ve ekrana bakarak notları gözden geçirmek sanıldığı kadar faydalı bir kolaylık sağlıyor mu? Kalem kullanarak not almak zahmetine değecek kıymete sahip değil midir? Tüm bunları düşünürken bazı milyon taşı değerinde bilgilere sahip olmak önem taşır.
 tablet kullanımı sanıldığı ya da halk arasında konuşulduğu gibi korku verecek bir olgu değildir. Nitekim tablet kullanımı sanal ortamda bilgi kaydedilmesi kağıt israfı ve ham madde kaynaklarını tüketme noktasında yardımcı olur. Bilgi paylaşımının ve kayıtlamanın kolaylığını sunar. Bir önceki yazımda bahsettiğim niteliklere sahip olunarak tablette yazı yazmanın zamanı nasıl ekonomikleştirdiğini gözler önüne serer.
 Tablet kullanımının pozitif özellikleri mevcut ve kullanımı onaylanmış olsa dahi el yazısının tarihe geçme durumu tehlike çanlarının çaldığına işaret olabilir. El yazısı teknoloji ne kadar ilerlerse ya da teknoloji ne kadar hayatlarımıza dahil olsa da var olmalı ve fayda sağlamaya devam etmelidir. El yazısının faydaları tablet kullanımına oranla daha az enerji kaybı yaşanırı ekleyebiliriz. El yazısınıngöz ve parmak sağlığına tablete kıyasla daha az tecavüz ettiğini de ekleyebiliriz. Hatta el yazısı çocuklarda küçük kas gelişimine olumlu etkileri vardır da diyebiliriz. ancak en önemli faktör el yazısının el-göz-beyin koordinasyonunu hızlandırması ve bireye bu konuda zaman, yorum açılarından kazanç sağlamasıdır. El yazısı ya da kalem kağıtla çalışmak bireylerde düşündüklerini görsel ya da metin olarak (kişinin kendini ifade şekline göre değişiyor) ifade etmede bireye hız kazndırıyor.
 El yazısının bir diğer etkili olduğu nokta, bilgiyi hafıza da tutumadır. Kopya hazırlarken daha çabuk akılda tuttuğunu gören, sınava hazırlanırken kopya çekmeyecek olsa bile kopya kağıtları hazırlayanların daha çabuk kodladığını tecrübe ediliyor. Ya da klasik olarak "Yazarak çalışalım daha kolay aklımızda kalır." söylemleri bildiğimiz bir gerçek. El yazısının aklında tutma / bilgiyi hafızaya alma noktasında ne kadar etkili olduğunu böylece pekiştirmiş oluyoruz.
 El yazısının belki de en önemli olduğu nokta ise yaratıcılık ile ilişkilendiği noktadır. Araştırmalar gösteriyor ki el ile yazı yazarken ve klavye ile yazarken beyin işlevleri farklı çalışıyor ve farklı sonuç üretiyoruz. Yapılan araştırmalar beyin taramalarında fikir üretme ile yazı yazma arasında kuvvetli bağ olduğu görülmüştür. Tecrübe edersek farkına varırız kiğ bir yazı / makale yazarken elle yazıp bunu tabletlerde / bilgisayarda temiz çekmek daha rahat çalışmamıza iman vermektedir. Kişisel tecrübem ise blog yazılarımı önce el yazısıyla yazmaktır. Yine çalışmalarını sürdürdüğüm kitabımı yazarken el yazısı ile notlar alır, düzenler daha sonra çalışmalarımı kaydederim. Çocuklar incelediğinde onların bir metni elle yazdıklarında, klavye ile yazdıklarından daha fazla ve daha hızlı kelime ürettikleri görülmüştür.
 Sonuç olarak her ne kadar tabletle çalışmanın bilgileri kaydetmenin yararları mevcut olsa da kullanmak icabet etmektedir. Eğitimciler sınıf içi uygulama ve etkinlerini planlarken bu bilgileri göz önünde tutarlarsa daha verimli çalışmalara imza atacaklardır.

 Kaynak: http://www.egitimpedia.com/egitim-2/elle-yazi-yazmak-tarihe-karisirsa-ne-olur

13 Ocak 2015 Salı

Tablet Yazıları -1 / TABLETLER EĞİTİMİN NERESİNDE

Fatih Projesiyle bilinen tabletle eğitimin zarar ve yararları tartışılmaya devam ederken aileler çocuklarını tablete boğmaya devam ediyor. Peki tablet kullanımı eğitimin neresindedir?

Eğitimde teknoloji kullanımı, son derece önemli ve hassasiyet gerektiren bir husustur. Ancak tecrübe etmişiz ki teknoloji kullanımının fayda sağlıyor olması için yöntemlerin iyiye evrilmesi şarttır. Bunlardan ilki eğitimin hızlı, yararlı, verim alınabilir olmasını sağlayan uygulamaların, yazılımların kullanıma sunulmuş olmasının gerekliliğidir. Eğer ki eğitim için gerekli çalışmaların sanal ortamda çalışılmasına imkan yoksa teknoloji zararlı olabilir. (sağlık, zaman vb. açılardan) Bu konuda eğitimciler, zümre öğretmenleri ve yazılımcıların işbirliği ile çalışmalarının gerçekleşmesi fayda sağlayacaktır. (Bu konuda iki alanda uzmanlık sağlamanın faydaları ve gerekliliği iyi anlaşılmalıdır.)

Bir diğer önemli nokta; tablet kullanımı kitap kullanımının ekran üzerindeki versiyonu olarak algılanmamasıdır. Milli Eğitimin okutulması için hazırladığı kitapların sanal versiyonları tabletle eğitimin işlevselliğini tam anlamıyla karşılayamaz.Burada dikkat edilmesi gereken, yazılacak uygulamaların eğitimin içeriğine uygun, yaratıcılık düzeyi yüksek çalışmalar olmasıdır. İç organları ve sistemleri anlatan bir ünitede, sistemlerin şeması üzerinde boş kutulara organların isimlerini yazmak tabletlerin aslında sadece şematik olarak var olduğunun ispatıdır. Bunun yerine sistemleri ve organların görevlerini anlatan videolar, bulmacalar, analojik videolar, sistemlerin yeniden inşasını gerçekleştiren yapboz sorular gibi kavramaya yönelik çalışmaların var olması eğitimin amacını daha mükemmele yakın şekilde gerçekleştirecektir.

Tabletle eğitim için var olması gereken üçüncü husus teknolojiyi kullanan eğitmenlerin donanımıdır. Akıllı tahta, tablet ve bilgisayarın kullanımını, öğrenci imkanları doğrultusunda ihtiyaca binaen ve etkili kullanabilen öğretmenlerin sayısı son yıllarda artıyor olsa bile yine de oldukça azdır. Tüm öğretmenlerin genel bir teknoloji eğitimiyle birlikte branş gözetilerek (her branş için ayrı ve branşın eğitimine yönelik) teknoloji eğitimi alması gerekmektedir. Her branş öğretmeni kendi dersinin içinde teknolojiyi nasıl kullanacağını, kendi dersi için kullanıma hazır uygulamaların neler olduğunu ve bu uygulamaların nasıl kullanılacağını bilmekle yükümlüdür.

Öğretmen belli bir süreçten sonra uygulama çokluğunda hangi uygulamaların daha faydalı ve gelişime açık olduğunu tespit etmek )uygulama çöplüğü oluşmadan eğer gerekli kurumlar bu konuda çaba sarf ederse! onları bilgilendirmesi açısından), tespit ettiği uygulamaların kullanılması konusunda yönlendirmede bulunmak noktalarında bilinçli olması gerekmektedir.

Tüm bu çalışmaların haricinde okul dışı zamanlarda çocuklara ulaşmak için sosyal medyayı kullanma, tablet üzerinden de olsa iletişim halinde olma (aynı zamanda istenildiğinde sosyal medyanın faydalı da olabileceğinin uygulamasını yapma), ödev ders notu gibi çalışmaları paylaşma, teknoloji ile iletişimsizleşen çocukları yine teknoloji ile ders paylaşımı noktasında buluşturma, okul dışı etkinlik düzenleme gibi uygulamalarla öğretici tablolar oluşturulabilir.

Teknolojinin, tabletlerin en kör kaldığı okullarımızda dahi elinden geleni yapan meslektaşlarımı kutlarken, teknolojiyi kullanma imkanı olan okullarımızda dikkat çeken, verimli sonuçlar doğuran, örnek olabilecek nitelikte çalışmalar yapılmasının çok da zor olmadığını hatırlatırım.

1 Ocak 2015 Perşembe

Değerlileştirebilmek

"Hiçbir önemim yok", "ben sadece sizin çocuğunuzum", "keşke doğurmasaydınız" cümleleri bizlere yabancı değil. Bu kavramların altında yatan nedenleri araştırırken öylesine büyük bir kaybolmuşluk yaşıyoruz ki gerçek nedeni/nedenleri görmek zorlaşıyor.
 Çoğu yetişkin/ebeveyn "biz böyle isyankar değildik, itaat ederdik" demekte olsa bile dünyanın, şartların değişmiş olduğunu kabul etmek gerektiğini savunmaktayım. Zamanda geriye doğru gittiğimizde bilginin tecrübelerle elde edildiğini görürüz ancak şuan bilgi ucuz ve kolay elde edilebilir. Karşınızdaki "çocuk" olarak gördüğünüz evladınız bizlerden çok daha fazla meraklı (yaşı itibari ve yozlaşmamasından ötürü) ve öğrenme iç güdüsüne sahiptir. Bu nedenle bilmenin verdiği özgüveni yaşıyor. Öğrendiğini bizlerle paylaşma arzusu taşıyor. Karşılığında bizler bilgisini paylaşmasına izin vermek yerine tecrübesizliğini yüzüne vuruyoruz...
 Bu düşüncenin aksine yol almak isteyen kimi ebeveynler ise ölçüyü kaçırıp yazının en başında örneklendirdiğim cümlelerin daha ilerisine giden, ailesinden kopuk, sorgusuzca yaşayan ve sonuçta bağlılık nedir bilmeyen, özgürlüğü yaşamak için başka ruhlara çarpıp kaçan bireylerin yetişmesine neden oluyor.
Çoğu meselede olduğu gibi dengede olabilmek, çocuklara dengeli yaklaşabilmek gerekmektedir. Ancak bu dengeyi kıvamında tutabilmek için en baştan değer vermek gerekmektedir. Çocukların tecrübesizliğini işaret edip küçüksemektense bilgiye erişme ve bunu tecrübe edebilme/etmek isteme noktasında onlara değer verilmiş olsa eminim ki tecrübemizden yararlanmak için bizleri can kulağı ile dinleyecekler.
 Yapılan birçok araştırmaya ve öğretmen olarak çalıştığım yıllardaki gözlemlerime dayanarak diyebilirim ki kendisiyle en çok çatışan, sorunlar yaşayan, sorunlarını çözemeyen, onları kafasında ya da gerçekte büyütebilen çocuklar/gençler genelde saygının, karşılıklı değer vermenin ve haliyle güvenin inşa edilmediği ailelerden geliyor. Bu nedenle öncelikle bizlerin bilinçli yetişkinler olarak birbirlerimize -en başta eşlerimize- değer vermeyi ve bunu hissettirebilmeyi başarabilmemiz gerekiyor. Şayet bunu başarabilirsek birbirine kaşını dahi kaldıramayan anne babaları gören çocuk bu değere layık olabilmek, bu atmosfere girebilmek için şikayetler yerine çabalarla dolup taşacaktır. Yine aynı şekilde bizlerden de bu değeri çabalarına karşılık bekleyecektir. İşte bu noktada çabalarının değerini bilip, eksiklikleri birlikte tamamlamayı teklif eden ana baba dengeyi kurabilmiş, çocukta güveni inşa etmiş olur.
 İster anne olun ister baba, ister öğretmen; sağlıklı/gelişen bir toplum bir tebessümünüzde gizli...