Hırs, üstünlük, kibir gibi duyguların her geçen gün patolojik bir salgın gibi yayıldığı ortamlarda eğitimcilerin de bu hislerden nasibini alması hastalığın artışını hızlandırmaktadır.
Eğitimci olarak çalışmamın sonrasındaki yıllarda öğrenci olmuş olmam, eğitimci- öğrenci ilişkisini daha geniş perspektiften görebilme vizyonu kazandırmıştır. Bu bakış açısıyla gözlemlediğim, öğreticinin en zayıf noktası mesleki bilgisinin yetersizliği ve bu yetersizliğinin giderilmesi için kişisel çaba sarf etmemesidir.
İlk öğretim kademelerinde sınıf hakimiyeti sağlayamayan öğretmen, sınıfın hakimiyetini sağlamak için çeşitli kurallar, yasaklarla, hatta ne yazık ki halen var olan sözlü ya da fiziksel şiddete başvurmaktadır. Halbuki mesleki bilgisi olan ve çalışmaktan korkmayan eğitimciler hem ders anlatmayla / uygulamalarla öğrencilerin dikkatini çekerler hem de öğrenci dikkatini toparlayarak sınıf hakimiyetini doğal olarak sağlamış olurlar.
Eğitimin diğer kademelerinde de benzer durum söz konusudur. Meslek kazandırma noktasında ülkemiz eğitim sistemi göz önüne alındığında kilit nokta olan üniversite eğitiminde de eğitimci yetersizliği doğru sonuçlar vermiyor. Mesleğini severek seçtiği halde çalışmaktan soğuyan gençlerin asıl sorunu eğitimcilerle olan ilişkilerin niteliksizliğidir demiş olsak yanlış söylemiş olmayız. Nitekim bilgilenme aşamasındaki gençlere, bu ülkeye /dünyaya daha iyi hizmet etme amacıyla daha verimli yönlendirmelerde bulunmak her öğretim görevlisinin /elemanının boynunun borcudur.
Meseleye daha da geniş açıdan bakarsak bir üniversite hocası; hal hareketiyle, konuşması ve hitabıyla ileride o mesleği icra edecek olan gençlere örnek olması gerekir. "Aman işimi yaptım çıktım yük benden çıksın" bakışıyla düşünen hocalar, mesleğinde icraatı önemsemeyen üretmeye meyilli olmayan gençler yetiştirir. Zaten aksi düşünceye sahip öğrenci/ meslektaş ile karşılaştığında da agreşifleşir.
Tüm bu bilgiler ışığında bu konularda yeterli olmayan eğitimcilerin öz güvensizliği ve bunu kamufle etmek amacıyla gereksiz üstünlük kurma çabaları, haksız kibirleri peyda olmaktadır.
Hepimizin amacı sevdikleri işlerde çalışan öz güvenli, bilgili ve bilgisini insanlığın, ailesinin ve kendinin yararı için kullanan bireyler yetiştirmek olmalıdır. Ebeveynler, öğretmenler, farklı alanlarda eğitimciler olarak amacımızın günü kurtarma, egomuza yenilme, üstünlük, gösteriş çabaları olmamalıdır. Birbirimizi dinleyip anladığımız, birlikte daha güzel yarınlar için insan gibi çalıştığımız ömürlerimiz olsun.
Sayfalar
9 Aralık 2016 Cuma
8 Ağustos 2016 Pazartesi
İyi Okul
Çocuk eğitimi denildiğinde psikolojiyi, davranışları düşünür; çocuğun hayatındaki en önemli imgelemlerden okulun nasıl olacağını unuturuz. Halbuki kişilerin zihinlerinin şekillendiği yaşlar olan çocuklukta en çok bulundukları yerler olan evler ve okullardır. Okulların tasarımı, işleyişi, nitelikleri çocukların gelişiminde etkin rol oynamaktadır.
Bilindiği gibi renklerin dahi insan psikolojisinde ne kadar etkili olduğu ve algı psikolojisiyle etkin olarak kullanılan bir bilgi olduğu aşikardır. Şu an birçok firma mekan tasarımından logosuna kadar renkleri kullanırken dünyada akıl hastaneleri, bazı özel nitelikli okulların tasarımında da renklere dikkat edildiğini söylemek mümkün. Halbuki şu an ülkemizdeki birçok okul boya masraflarından kaçındığı için okulun kirli gözükmemesi için koyu renklerle okulu boyama telaşı içinde. Ne yazık ki bu noktadan başlayarak, -keşke daha iyi bir noktada olabilseydik- okulların işlevselliğini arttıracak yeniliklere gidilmesi imkansız değildir.
Başarıyı hedefleyen okul nasıl olmalıdır sorusuna cevap verebildikçe aslında bu konuda neler yapabileceğimizi tespit edebiliriz. Başarıya odaklı okul bünyesindeki her donanımıyla eğitime hizmet eder. Öğrencilerin merakını güçlendirir. Duvarları öğrenciler için yeni sorulara yelken açacak, ilgi çekici posterlerle ve öğrencilerin soru işaretlerini cevaplayan bilgilerle doludur. Başarıya kitlenmiş okul, güncel panolarıyla öğrenciye hizmet eder.
Öğrencilerin öğrenmeyi sevdikleri okul, bir topluluğun buluşma noktasıdır ve o topluluğun birlikte yeni işler yapabilmesi için çekirdek yerdir. Bu bağlamda çocukların çeşitli etkinliklere dahil olabilecekleri bir yer olmalıdır. Okul bu şekilde gizil öğrenme işlevini gerçekleştirir. Okullarımızda var olan kulüp etkinliklerinin hem ögrenmeye hizmet etmesi, hem öğrencilerde okul algısının pozitife evrilmesi için aktifleştirmek, okulların başarıya odaklanmışlığını arttıracaktır. Multidisipliner eğitimle bunu gerçekleştirmek mümkündür.
Başarıya odaklanmış okul, idarecilerin ve eğitimcilerin iyi bir iletişimle birlikte çalıştıkları, koordine olabildikleri, farklı zümre öğretmeni bile olsalar ortaklaşa projeler geliştirdikleri kurum olmalıdır. Bu işleyiş öğrencilerde pozitif duyguların yoğunlaşmasını, okul ve eğitime daha hızlı adapte olabilmelerini sağlar.
Bilindiği gibi renklerin dahi insan psikolojisinde ne kadar etkili olduğu ve algı psikolojisiyle etkin olarak kullanılan bir bilgi olduğu aşikardır. Şu an birçok firma mekan tasarımından logosuna kadar renkleri kullanırken dünyada akıl hastaneleri, bazı özel nitelikli okulların tasarımında da renklere dikkat edildiğini söylemek mümkün. Halbuki şu an ülkemizdeki birçok okul boya masraflarından kaçındığı için okulun kirli gözükmemesi için koyu renklerle okulu boyama telaşı içinde. Ne yazık ki bu noktadan başlayarak, -keşke daha iyi bir noktada olabilseydik- okulların işlevselliğini arttıracak yeniliklere gidilmesi imkansız değildir.
Başarıyı hedefleyen okul nasıl olmalıdır sorusuna cevap verebildikçe aslında bu konuda neler yapabileceğimizi tespit edebiliriz. Başarıya odaklı okul bünyesindeki her donanımıyla eğitime hizmet eder. Öğrencilerin merakını güçlendirir. Duvarları öğrenciler için yeni sorulara yelken açacak, ilgi çekici posterlerle ve öğrencilerin soru işaretlerini cevaplayan bilgilerle doludur. Başarıya kitlenmiş okul, güncel panolarıyla öğrenciye hizmet eder.
Öğrencilerin öğrenmeyi sevdikleri okul, bir topluluğun buluşma noktasıdır ve o topluluğun birlikte yeni işler yapabilmesi için çekirdek yerdir. Bu bağlamda çocukların çeşitli etkinliklere dahil olabilecekleri bir yer olmalıdır. Okul bu şekilde gizil öğrenme işlevini gerçekleştirir. Okullarımızda var olan kulüp etkinliklerinin hem ögrenmeye hizmet etmesi, hem öğrencilerde okul algısının pozitife evrilmesi için aktifleştirmek, okulların başarıya odaklanmışlığını arttıracaktır. Multidisipliner eğitimle bunu gerçekleştirmek mümkündür.
Başarıya odaklanmış okul, idarecilerin ve eğitimcilerin iyi bir iletişimle birlikte çalıştıkları, koordine olabildikleri, farklı zümre öğretmeni bile olsalar ortaklaşa projeler geliştirdikleri kurum olmalıdır. Bu işleyiş öğrencilerde pozitif duyguların yoğunlaşmasını, okul ve eğitime daha hızlı adapte olabilmelerini sağlar.
25 Temmuz 2016 Pazartesi
Türkiye'de zorlu maratonun son kuru: TERCİH ZAMANI
ÖSYM puanlarının belirlendiği tercih zamanına az kalan şu günlerde gençler ve aileler hangi bölüm, hangi üniversite sorularına cevap aramaktadır. Sonuçta bir kişinin hayatındaki kilit noktalardan biri olan meslek seçimi kritik öneme sahiptir. Bu nedenle bu süreci temiz zihinle objektif düşünerek iyi analiz ederek değerlendirmek şarttır.
Tercih listesi hazırlamak sınava hazırlanmak kadar yorucu olmakla birlikte, nereden başlayacağını bilemeyen henüz kesin bir üniversite ve bölüme karar kılmamışlar için yol haritası olacak önerilerim olacaktır. Bunlardan ilki öğrencinin kendisini tanımasıyla başlıyor. - Nitekim meslek seçmek, tercih sürecindeki en önemli nokta.- Bir öğrenci öncelikle ilgi ve yeteneğinin yatkın olduğu alanları bilmeli ve bu alanlardaki meslekleri gerekirse liste yaparak tespit etmelidir. Bu meslekleri icra edebilmek için hangi bölümlerin okunması gerektiği, çalışma şartları, mesleğe atıldığında ilk yıllarda ve tecrübe kazandıktan sonra ne gibi durumlarla karşılaşabileceği hakkında fikir almak, bilgi toplamak gereklidir. Örneğin öğretmenlikte özel sektörün artı ve eksileri, tecrübeli öğretmenlerin özel sektörde şartları ya da harita mühendisliği ile jeoloji mühendisliği arasındaki farklar, çalışma şartları neler bunların tespit edilmesi, araştırılması gerekiyor. Bu aşamada aynı zamanda öğrenci; çalışma şartları, iş yükü gibi faktörlerden hangilerinin kendi yapılarına uygun olduğunu ve nasıl bir iş hayatı beklediğini analiz etmelidir.
Aynı zamanda öğrenci; listeleyip analiz ettiği bu bölümlerin - üniversitelerin internet sayfaları yardımıyla - hangi dersleri içerdiğini araştırabilir, bu derslerin muhtevasını öğrenebilir ve bu şekilde o bölümün kendi yeteneklerine uygun olup olmadığını tespit edebilir. Bölümlerin isimlerinden ziyade müfredatlarını öğrenmek o bölümü okumakla hangi konularda uzmanlaşılabileceği hususunda fikir verir.
Bu aşamaların iyi kötü şekillenmesiyle birlikte bu bölümlerin hangi üniversitelerde var olduğu araştırılır. Çoğu kişinin atladığı kısım bu noktadadır. Seçilen bölümlerin hangi üniversitelerde yer aldığı tespit edilip bu üniversitelerin çeşitli sosyal fiziksel imkanları tartılır. Bölümün üniversitenin hangi kampüsünde yer aldığı, kampüsün olanakları, çevre şartları araştırılarak sürprizlerle karşılaşmamak adına doğru bir adımdır. Örneğin x üniversitesinin y bölümü ana kampüste değil bir ilçede yer alıyorsa, bunu bilmek o ilçenin niteliklerini yaşam şartlarını, öğrencinin kendini geliştirmesi için uygun olup olmadığını analiz etmek için yararlı bir bilgidir.
Bölümlerin ve üniversitelerin araştırılmasında tercih kılavuzundaki açıklamalar kısmını incelemek o bölüm o üniversite hakkında bilgi verir. Bölümün derslerinin hangi dilde hangi oranda verileceği hakkında; bazı bölümlerde bir / birkaç yıl yurt dışında okuma imkanları mevcut ve bu gibi durumların şartları nedir, maliyeti nedir gibi durumları incelemek adına açıklamalar/özel durumlar kısmı incelenmelidir.
Bunlarla birlikte bölümleri puanlara ve başarı sıralamalarına göre listelemek gerekmektedir. Öğrenci puanından yüksekte birkaç bölüm yazarak olası puanların düşmesi durumunda kazanma ihtimalini yükseltir. Elbette bu yüksek olan bölümün puanı gerçekçi bir yükseklikte olmalıdır. Diğer bölümlerin listelenmesinde dar bir aralıkta birden çok bölüm olmamasına dikkat edilmelidir. Örneğin 50 bindeki bir öğrenci 49 bin ile 51 bin aralığında bölümlerden oluşan bir liste hazırlaması gerçekçi olmaz. Yerleşme ihtimali çok düşüktür. Yüksek bir bölüm olarak 40 binlerdeki bir bölümü yazmak; 50 bin ile 60 bin aralığında daha fazla sayıda bölüm yazmak; 60 binden daha gerilerde, olası puan yükselmelerine tedbir olarak, 70 bin - 80 bin hatta 100 binlere doğru düşük birkaç bölüm - kapatılan üniversite sayısına bakarak böyle bir ihtimal mevcuttur.- yazmak uygundur. Bunları tercih ederken bölümün/ üniversitenin buna değip değmeyeceğinin (düşük puanlı bu bölümü okumam mı yoksa seneye tekrar denemem mi daha uygun, kazanmam durumunda okumam buna değer mi?) değerlendirilmesi yapılmalıdır.
En önemli noktayı en sona bıraktım. Sadece üniversite okumak için üniversiteye başvurmak doğru değildir. Nihayetinde okumanın bir amacı olmalıdır. Öğrencilere sevmedikleri bölümleri yazmaları konusunda baskı uygulamayın; şartları, mezun olduklarında nelerle karşılaşacaklarını izah edin. Gerekirse velileri olarak birlikte uzmanlardan yardım alın, meslekleri icra edenlerin fikirlerini alın. Kararı yine gence bırakın. Hem okurken hem meslek hayatlarında mutlu olacakları seçimleri yapmalarında onlara destek olun. Çünkü gerçekten mutlu olan çalışırken severek o işi icra eder. Severek çalışan yılmaz, bıkmaz, nihayetinde emeklerinin karşılığını alır ve başarılı olur. Başarılı olan ise her zaman kazanır. Kazanan daha çok mutlu olur ve daha azimle çalışır. Gençlerin bu döngüye dahil olmalarında basamak olun, meşale olun.
Eğitimi daha iyi insan olmakla entegre ederek dünyaya güzellikler katacak; bilgisiyle insanlığa ışık olacak; tecrübeleriyle iyi insanlar yetiştirecek; aldığı eğitimi hırs ve kinle değil, müreffeh toplum ve barış içinde dünya için kullanacak bireylerin tercih dönemini de alınlarının akıyla tamamlamasını ve hayırlı bölümleri kazanmalarını temenni ediyorum.
Tercih listesi hazırlamak sınava hazırlanmak kadar yorucu olmakla birlikte, nereden başlayacağını bilemeyen henüz kesin bir üniversite ve bölüme karar kılmamışlar için yol haritası olacak önerilerim olacaktır. Bunlardan ilki öğrencinin kendisini tanımasıyla başlıyor. - Nitekim meslek seçmek, tercih sürecindeki en önemli nokta.- Bir öğrenci öncelikle ilgi ve yeteneğinin yatkın olduğu alanları bilmeli ve bu alanlardaki meslekleri gerekirse liste yaparak tespit etmelidir. Bu meslekleri icra edebilmek için hangi bölümlerin okunması gerektiği, çalışma şartları, mesleğe atıldığında ilk yıllarda ve tecrübe kazandıktan sonra ne gibi durumlarla karşılaşabileceği hakkında fikir almak, bilgi toplamak gereklidir. Örneğin öğretmenlikte özel sektörün artı ve eksileri, tecrübeli öğretmenlerin özel sektörde şartları ya da harita mühendisliği ile jeoloji mühendisliği arasındaki farklar, çalışma şartları neler bunların tespit edilmesi, araştırılması gerekiyor. Bu aşamada aynı zamanda öğrenci; çalışma şartları, iş yükü gibi faktörlerden hangilerinin kendi yapılarına uygun olduğunu ve nasıl bir iş hayatı beklediğini analiz etmelidir.
Aynı zamanda öğrenci; listeleyip analiz ettiği bu bölümlerin - üniversitelerin internet sayfaları yardımıyla - hangi dersleri içerdiğini araştırabilir, bu derslerin muhtevasını öğrenebilir ve bu şekilde o bölümün kendi yeteneklerine uygun olup olmadığını tespit edebilir. Bölümlerin isimlerinden ziyade müfredatlarını öğrenmek o bölümü okumakla hangi konularda uzmanlaşılabileceği hususunda fikir verir.
Bu aşamaların iyi kötü şekillenmesiyle birlikte bu bölümlerin hangi üniversitelerde var olduğu araştırılır. Çoğu kişinin atladığı kısım bu noktadadır. Seçilen bölümlerin hangi üniversitelerde yer aldığı tespit edilip bu üniversitelerin çeşitli sosyal fiziksel imkanları tartılır. Bölümün üniversitenin hangi kampüsünde yer aldığı, kampüsün olanakları, çevre şartları araştırılarak sürprizlerle karşılaşmamak adına doğru bir adımdır. Örneğin x üniversitesinin y bölümü ana kampüste değil bir ilçede yer alıyorsa, bunu bilmek o ilçenin niteliklerini yaşam şartlarını, öğrencinin kendini geliştirmesi için uygun olup olmadığını analiz etmek için yararlı bir bilgidir.
Bölümlerin ve üniversitelerin araştırılmasında tercih kılavuzundaki açıklamalar kısmını incelemek o bölüm o üniversite hakkında bilgi verir. Bölümün derslerinin hangi dilde hangi oranda verileceği hakkında; bazı bölümlerde bir / birkaç yıl yurt dışında okuma imkanları mevcut ve bu gibi durumların şartları nedir, maliyeti nedir gibi durumları incelemek adına açıklamalar/özel durumlar kısmı incelenmelidir.
Bunlarla birlikte bölümleri puanlara ve başarı sıralamalarına göre listelemek gerekmektedir. Öğrenci puanından yüksekte birkaç bölüm yazarak olası puanların düşmesi durumunda kazanma ihtimalini yükseltir. Elbette bu yüksek olan bölümün puanı gerçekçi bir yükseklikte olmalıdır. Diğer bölümlerin listelenmesinde dar bir aralıkta birden çok bölüm olmamasına dikkat edilmelidir. Örneğin 50 bindeki bir öğrenci 49 bin ile 51 bin aralığında bölümlerden oluşan bir liste hazırlaması gerçekçi olmaz. Yerleşme ihtimali çok düşüktür. Yüksek bir bölüm olarak 40 binlerdeki bir bölümü yazmak; 50 bin ile 60 bin aralığında daha fazla sayıda bölüm yazmak; 60 binden daha gerilerde, olası puan yükselmelerine tedbir olarak, 70 bin - 80 bin hatta 100 binlere doğru düşük birkaç bölüm - kapatılan üniversite sayısına bakarak böyle bir ihtimal mevcuttur.- yazmak uygundur. Bunları tercih ederken bölümün/ üniversitenin buna değip değmeyeceğinin (düşük puanlı bu bölümü okumam mı yoksa seneye tekrar denemem mi daha uygun, kazanmam durumunda okumam buna değer mi?) değerlendirilmesi yapılmalıdır.
En önemli noktayı en sona bıraktım. Sadece üniversite okumak için üniversiteye başvurmak doğru değildir. Nihayetinde okumanın bir amacı olmalıdır. Öğrencilere sevmedikleri bölümleri yazmaları konusunda baskı uygulamayın; şartları, mezun olduklarında nelerle karşılaşacaklarını izah edin. Gerekirse velileri olarak birlikte uzmanlardan yardım alın, meslekleri icra edenlerin fikirlerini alın. Kararı yine gence bırakın. Hem okurken hem meslek hayatlarında mutlu olacakları seçimleri yapmalarında onlara destek olun. Çünkü gerçekten mutlu olan çalışırken severek o işi icra eder. Severek çalışan yılmaz, bıkmaz, nihayetinde emeklerinin karşılığını alır ve başarılı olur. Başarılı olan ise her zaman kazanır. Kazanan daha çok mutlu olur ve daha azimle çalışır. Gençlerin bu döngüye dahil olmalarında basamak olun, meşale olun.
Eğitimi daha iyi insan olmakla entegre ederek dünyaya güzellikler katacak; bilgisiyle insanlığa ışık olacak; tecrübeleriyle iyi insanlar yetiştirecek; aldığı eğitimi hırs ve kinle değil, müreffeh toplum ve barış içinde dünya için kullanacak bireylerin tercih dönemini de alınlarının akıyla tamamlamasını ve hayırlı bölümleri kazanmalarını temenni ediyorum.
11 Temmuz 2016 Pazartesi
Duygusal okuryazarlık
Duygusal okuryazarlık yaklaşık 35 yıl önce ortaya konulan bir kavram olmasına rağmen halen nasıl yönetileceği nasıl öğretileceği hususunda yeterli bilince sahip olamamamız dikkat çekmesi gereken bir handikaptır.
Duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmek için, çocuklara soyut eğitime geçmeye başladıklarında empati çalışmaları yaptırmak, iyi bir yöntem olabilir. Bunun için bilimsel öğretileri verirken detaylı düşünme egzersizleri önerilebilir. Örneğin tarih dersinde bir komutanın bakış açısının ne olduğu analoji yöntemleriyle ya da doğrudan düşündürülerek empati yapması sağlanabilir. Ebeveynler için bunun çeşitli yöntemleri vardır. Aile fertlerinden birinin hissettiğinin ne olduğu anlatılmasından, davranışlarının sonuçlarının neler olacağının izahına kadar geniş bir yelpazede uygulama alanı bulmak mümkündür.
Geç çocukluk yaşlarından itibaren ergenlik süresince önerilen günlük yazma etkinliği empati ediminin kazanılmasında etkili başka bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Günlük tutma; empati kazanma, farklı duyguların empatik algılanması, iletişimde duyguların etkililiği, ilişkilerde duyguları okuyabilme gibi analitik hususlarda beceri kazanmayı sağlar. Günlük tutma etkinliği empati kazanmada etkili bir yöntem olmasıyla birlikte aynı zamanda kendi duygularının farkında olma kendi duygularını analiz etme kavramlarını da karşılayabilecek bir etkinliktir. Böylece bireyler kendilerini tanıma, hangi etkilere hangi duygusal tepkilerde bulunacakları, bu duygusal hislerin yorumlanması ve çevre tarafından okunabiliyor olması gibi becerilerde daha yüksek başarı gösterirler.
Kendi duygularını fark edebilen kişiler, kişilerin duygularını da anlayabilmede daha verimli sonuç elde ederler ve aslında bu sayede empati yapabilmek için öncelikli adımı da kazanmış olurlar. Aynı zamanda kendi duygularını tanıyabilen kişiler, kendilerini okuyabilmeyi de başarır, ne istediklerini bilir ve buna göre adım atarlar. Bu, toplum içinde bireyin kendi edimlerinin ölçüsünü, temeldeki nedenlerini anlayabilme izanı sağlamakla birlikte; toplumun bu bilgiye sahip olmasıyla birlikte her bir bireyin daha kolay mutlu olabileceği aşikardır.
Duygusal okuryazarlığı başarılı kimseler bu bilgiler ışığında duygularının sorumluluğunu alabilen, duygularını düşüncelerinden ayıran ve mantık-his dengesini kurabilen kişilerdir. Duygusal okuryazar kimseler, beyinlerinden geçen iletilerin duygularına mı düşüncelerine mi ait olduğunu ayırt edebilecek yetiye sahip olurlar. Düşünebilmekle hissedebilmek arasındaki farkı algılayabilirler. Bu çerçevede ideaları ile hislerinin ayırt edip kendilerini yönlendirebilecek olgunluğa muktedirlerdir. Aslında beyin kalp dengesini kuramamak buradan başlar. Kişi neye inanırsa, hangi ideaları beyninde oturttu ise hayattaki her şeye bu bağlamda bakar. Eğer düşüncelerinin altında yatan nedenler ayakları yere sağlam basarsa hislerde buna paralellik gösterebilir. Duygusal okuryazar kişiler bu paralelliğin olmadığı noktalara eğilir ve bu noktaları çözümler. Kişinin düşüncede tam erginliğe ulaşması da bu noktada hasıl olur.
Günümüzde hepimiz gerçek sevgi, saygı, dürüstlük vb. erdemlerin yokluğu ve azlığından şikayet ederken birbirimizle nasıl daha kuvvetli yakınlık ilişkileri kuracağımızı bilemez haldeyiz. Duygusal okuryazarlık konusunda daha yetkin kişiler ilişkileri okumak hususunda daha becerikli olup daha verimli yakınlıklar kurmayı becerebilirler. Etkili iletişim, hataların telafi edilebileceği bir empatik duyarlılık, akıl- his dengesinin kurulabilmesi, duyguların sorumluluğu alabilmek gibi becerilere sahip olabilmek için duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmenin yoluna bakmamız bireysel olarak her birimizin, toplumsal olarak birlikteliğimizin faydasına olacağı açıktır.
Duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmek için, çocuklara soyut eğitime geçmeye başladıklarında empati çalışmaları yaptırmak, iyi bir yöntem olabilir. Bunun için bilimsel öğretileri verirken detaylı düşünme egzersizleri önerilebilir. Örneğin tarih dersinde bir komutanın bakış açısının ne olduğu analoji yöntemleriyle ya da doğrudan düşündürülerek empati yapması sağlanabilir. Ebeveynler için bunun çeşitli yöntemleri vardır. Aile fertlerinden birinin hissettiğinin ne olduğu anlatılmasından, davranışlarının sonuçlarının neler olacağının izahına kadar geniş bir yelpazede uygulama alanı bulmak mümkündür.
Geç çocukluk yaşlarından itibaren ergenlik süresince önerilen günlük yazma etkinliği empati ediminin kazanılmasında etkili başka bir yöntem olarak karşımıza çıkar. Günlük tutma; empati kazanma, farklı duyguların empatik algılanması, iletişimde duyguların etkililiği, ilişkilerde duyguları okuyabilme gibi analitik hususlarda beceri kazanmayı sağlar. Günlük tutma etkinliği empati kazanmada etkili bir yöntem olmasıyla birlikte aynı zamanda kendi duygularının farkında olma kendi duygularını analiz etme kavramlarını da karşılayabilecek bir etkinliktir. Böylece bireyler kendilerini tanıma, hangi etkilere hangi duygusal tepkilerde bulunacakları, bu duygusal hislerin yorumlanması ve çevre tarafından okunabiliyor olması gibi becerilerde daha yüksek başarı gösterirler.
Kendi duygularını fark edebilen kişiler, kişilerin duygularını da anlayabilmede daha verimli sonuç elde ederler ve aslında bu sayede empati yapabilmek için öncelikli adımı da kazanmış olurlar. Aynı zamanda kendi duygularını tanıyabilen kişiler, kendilerini okuyabilmeyi de başarır, ne istediklerini bilir ve buna göre adım atarlar. Bu, toplum içinde bireyin kendi edimlerinin ölçüsünü, temeldeki nedenlerini anlayabilme izanı sağlamakla birlikte; toplumun bu bilgiye sahip olmasıyla birlikte her bir bireyin daha kolay mutlu olabileceği aşikardır.
Duygusal okuryazarlığı başarılı kimseler bu bilgiler ışığında duygularının sorumluluğunu alabilen, duygularını düşüncelerinden ayıran ve mantık-his dengesini kurabilen kişilerdir. Duygusal okuryazar kimseler, beyinlerinden geçen iletilerin duygularına mı düşüncelerine mi ait olduğunu ayırt edebilecek yetiye sahip olurlar. Düşünebilmekle hissedebilmek arasındaki farkı algılayabilirler. Bu çerçevede ideaları ile hislerinin ayırt edip kendilerini yönlendirebilecek olgunluğa muktedirlerdir. Aslında beyin kalp dengesini kuramamak buradan başlar. Kişi neye inanırsa, hangi ideaları beyninde oturttu ise hayattaki her şeye bu bağlamda bakar. Eğer düşüncelerinin altında yatan nedenler ayakları yere sağlam basarsa hislerde buna paralellik gösterebilir. Duygusal okuryazar kişiler bu paralelliğin olmadığı noktalara eğilir ve bu noktaları çözümler. Kişinin düşüncede tam erginliğe ulaşması da bu noktada hasıl olur.
Günümüzde hepimiz gerçek sevgi, saygı, dürüstlük vb. erdemlerin yokluğu ve azlığından şikayet ederken birbirimizle nasıl daha kuvvetli yakınlık ilişkileri kuracağımızı bilemez haldeyiz. Duygusal okuryazarlık konusunda daha yetkin kişiler ilişkileri okumak hususunda daha becerikli olup daha verimli yakınlıklar kurmayı becerebilirler. Etkili iletişim, hataların telafi edilebileceği bir empatik duyarlılık, akıl- his dengesinin kurulabilmesi, duyguların sorumluluğu alabilmek gibi becerilere sahip olabilmek için duygusal okuryazarlığı kuvvetli bireyler yetiştirmenin yoluna bakmamız bireysel olarak her birimizin, toplumsal olarak birlikteliğimizin faydasına olacağı açıktır.
26 Haziran 2016 Pazar
Renkli Tatiller
Havaların ısındığı bu günlerde çocuklarla nasıl bir yaz yapılabilir planları masaya yatırılıyor. Uzun yaz günlerinde eğlenmek her çocuğun hakkı ancak yaz tatili, çocuklarda öğrenmenin gerilediği bir süreç olarak karşımıza çıkıyor. Buna karşılık çeşitli temel dersler olarak nitelendirilen matematik, türkçe gibi derslerin yaz kitapçıkları çocuklara, yaz tatilinde çözülmek üzere verilip derslerden daha da bıkmalarına neden olabiliyor. Peki yaz tatili çocukların hem öğreneceği, hem öğrendiklerini uygulayabileceği hem de eğlenebilecekleri bir süreç olarak nasıl değerlendirilebilir?
Yaz dönemi birçok yaz kurslarının açıldığı bir dönemdir. Çocukların doğayı tanımaları, iletişim becerileri kazanmaları, grup çalışmasıyla etkinlikler yapmaları için akranlarıyla birlikte katılacakları yaratıcı etkinlikler için ideal mekanlardır. Çocuklar bu kurslarda çeşitli disiplinleri, sanatsal etkinlikleri, spor faaliyetlerini tecrübe edebilirler. Yaz kampları küçük yaşlardaki çocukların küçük kas gelişimi için kritik etkinliklere de ev sahipliği yapabilir.
Yaz tatilinde yaz kurslarına gönderemeyen aileler çocuklarıyla farklı etkinlikler yaparak yaz dönemini etkili kullanabilir. Açık hava etkinlikleri, seramik atölyeleri ziyaret veya çamurla oyun, uçurtma yapımı, deniz kıyısı keşifleri bunlardan bazılarıdır. Bu etkinlikler çocuklarda öğrenirken eğlenmeyi de sağlar. Öğrenmelerine teşvik için etkinliklerde çocuklara yol göstermek de gerekir. Uçurtma yaparken geometrik şekillerin isimlerini ya da yaşa göre geometrik şekillerin özellikleri öğretilebilir. Denizle ilişkili etkinliklerde farklı canlıları ve niteliklerini açıklamak düşündürmek eftaldir.
Ayrıca aileler evde geçirilen süre içinde çocuklarla eğitici oyunlar oynayarak vakit değerlendirebilirler. Mangala, satranç, türkçe ve ingilizce kelimelik gibi oyunlar çocukların yıl içinde öğrendiklerini pekiştirebilecek etkinliklerdir. Ebeveynler ayrıca akıllı davranıp gün içinde küçük fırsatları çocukların öğrenmelerine adapte edebilirler. Örneğin yemek yaparken çocuğa “yemeğe bir çeyrek limon sıkalım. Bana dolaptan bir çeyrek limon verebilir misin?” denilerek öğrenilenleri pekiştirecek noktaları değerlendirmeyi hedef haline getirebilirler.
Yaz dönemi aynı zamanda çeşitli sanat kurumlarının öğrencilere yönelik etkinliklerine de evsahipliği yapar. Kısa kurlar halinde, günlük kurslar halinde ya da yaz dönemi kursları olarak değerlendirilebilecek; çakıl taşıyla resim, suluboya, kolaj çalışmaları, üç boyutlu işler gibi aktivitelere katılarak tatiller değerlendirilebilir. Aynı şekilde spor faaliyetleri hakkında fırsatlar yaz boyu değerlendirilerek öğrencilerde öğrenme, gelişme ve eğlenmeyi sağlamak mümkündür.
Tüm öğrencilere birlikte hayatın güzelliklerini öğrenip yaşayacağımız bir yaz tatili temenni ederim.
Yaz dönemi birçok yaz kurslarının açıldığı bir dönemdir. Çocukların doğayı tanımaları, iletişim becerileri kazanmaları, grup çalışmasıyla etkinlikler yapmaları için akranlarıyla birlikte katılacakları yaratıcı etkinlikler için ideal mekanlardır. Çocuklar bu kurslarda çeşitli disiplinleri, sanatsal etkinlikleri, spor faaliyetlerini tecrübe edebilirler. Yaz kampları küçük yaşlardaki çocukların küçük kas gelişimi için kritik etkinliklere de ev sahipliği yapabilir.
Yaz tatilinde yaz kurslarına gönderemeyen aileler çocuklarıyla farklı etkinlikler yaparak yaz dönemini etkili kullanabilir. Açık hava etkinlikleri, seramik atölyeleri ziyaret veya çamurla oyun, uçurtma yapımı, deniz kıyısı keşifleri bunlardan bazılarıdır. Bu etkinlikler çocuklarda öğrenirken eğlenmeyi de sağlar. Öğrenmelerine teşvik için etkinliklerde çocuklara yol göstermek de gerekir. Uçurtma yaparken geometrik şekillerin isimlerini ya da yaşa göre geometrik şekillerin özellikleri öğretilebilir. Denizle ilişkili etkinliklerde farklı canlıları ve niteliklerini açıklamak düşündürmek eftaldir.
Ayrıca aileler evde geçirilen süre içinde çocuklarla eğitici oyunlar oynayarak vakit değerlendirebilirler. Mangala, satranç, türkçe ve ingilizce kelimelik gibi oyunlar çocukların yıl içinde öğrendiklerini pekiştirebilecek etkinliklerdir. Ebeveynler ayrıca akıllı davranıp gün içinde küçük fırsatları çocukların öğrenmelerine adapte edebilirler. Örneğin yemek yaparken çocuğa “yemeğe bir çeyrek limon sıkalım. Bana dolaptan bir çeyrek limon verebilir misin?” denilerek öğrenilenleri pekiştirecek noktaları değerlendirmeyi hedef haline getirebilirler.
Yaz dönemi aynı zamanda çeşitli sanat kurumlarının öğrencilere yönelik etkinliklerine de evsahipliği yapar. Kısa kurlar halinde, günlük kurslar halinde ya da yaz dönemi kursları olarak değerlendirilebilecek; çakıl taşıyla resim, suluboya, kolaj çalışmaları, üç boyutlu işler gibi aktivitelere katılarak tatiller değerlendirilebilir. Aynı şekilde spor faaliyetleri hakkında fırsatlar yaz boyu değerlendirilerek öğrencilerde öğrenme, gelişme ve eğlenmeyi sağlamak mümkündür.
Tüm öğrencilere birlikte hayatın güzelliklerini öğrenip yaşayacağımız bir yaz tatili temenni ederim.
9 Haziran 2016 Perşembe
Alternatif Eğitimde Sanat
Alternatif eğitim, günümüzde çokça
tartışılan ve yeniliklere gebe yöntemler dizisidir. Alternatif
eğitim uygulamasıyla birlikte eğitimde farklılıklar oluşturmak
ve bu farklılıkların verimliliğinin nasıl olacağı
düşünülmelidir. Alternatif eğitimde sanat ise sanatın nasıl
uygulanacağından ziyade sanat ve alternatif eğitim uygulamalarının
entegre olmasıyla birlikte eğitimde ortaya konacak yeni projelerin
neler olabileceği konusunda akademisyenlere, eğitim reformcularına
ışık olacaktır.
Alternatif eğitimde sanatın işlenmesi
söz konusu olduğunda, sanat ve sanatsal uygulamaların varlığı
ve bu uygulamaların eğitime işlenmesinde farklı eğitim
metotlarının uygulanması dikkate alınır. Montessori, Waldorf gibi yaklaşımlarda eğitim uygulamalarındaki metotların işlenmesi sırasında araç olarak resim, heykel vb. etkinliklere başvurulabilir. Endonezya'da yer alan Green School Bali gerek mimarisi gerek uygulama etkinlikleriyle iyi bir örnektir.
Alternatif eğitimin gerekliliği, eğitimde var olmasının önemi, uygulamasının ne ölçüde olacağı, hangi yaşlarda uygulanacağı başka bir tartışma konusudur ancak alternatif eğitimin uygulanması aşamasında sanatın işlerliği öğrencilerin etkinliklere katılımını arttıracağı gibi, farkındalık kazanmasına yardım eder, çok boyutlu düşünebilmesini destekler.
Alternatif eğitim uygulamalarında sanatı nasıl işleyeceğimizi bilmek, eğitimcilere alternatif eğitim ve sanat konusunda bilgi sahibi olmak ön şartını koşmaktadır. Bunun için alternatif eğitim uygulamalarını ezberlemek ve sınıf ortamında bunları deneyimlemek yeterli olmamaktadır.
Alternatif eğitimlerdeki felsefenin çıkış noktasını algılayıp, yöntemin asıl amacını içselleştirerek sınıf içi, sınıf dışı etkinliklere entegre etmek yoluyla daha özgün ders işlenebilir. Bir sınıf ortamını atölye gibi de değerlendirebilirsiniz ya da sınıf dışında ders etkinliklerini de gerçekleştirebilirsiniz.
Tüm bunları gerçekleştirirken sanata da dokunabilirsiniz. Matematikte kesirleri anlatan kolaj çalışması yaptırabilir, fen dersi için deney düzeneği maketleri oluşturtabilir, sosyal bilgilerde haritaları zihin haritası olarak yeniden işlemelerini ve özgün haritalara sahip olmalarını sağlayabilirsiniz. İngilizce şiirler yazmalarını, bu şiirleri müzikal oyun tadında oynamalarını çalışmalarını sergilemelerini ya da yarışmalar yapmalarını sağlayabilirsiniz. Bir fen dersinde bitki dikmeyi de tecrübe edebilmelerini sağlayabilirsiniz.
Eğitimde öğrenmeler gerçekleşirken sanata da dokunan, sanatı algılayan, çoklu disiplinle öğrenen nesillerin güzel işler yapacağına olan inancımızla...
Alternatif eğitimin gerekliliği, eğitimde var olmasının önemi, uygulamasının ne ölçüde olacağı, hangi yaşlarda uygulanacağı başka bir tartışma konusudur ancak alternatif eğitimin uygulanması aşamasında sanatın işlerliği öğrencilerin etkinliklere katılımını arttıracağı gibi, farkındalık kazanmasına yardım eder, çok boyutlu düşünebilmesini destekler.
Alternatif eğitim uygulamalarında sanatı nasıl işleyeceğimizi bilmek, eğitimcilere alternatif eğitim ve sanat konusunda bilgi sahibi olmak ön şartını koşmaktadır. Bunun için alternatif eğitim uygulamalarını ezberlemek ve sınıf ortamında bunları deneyimlemek yeterli olmamaktadır.
Alternatif eğitimlerdeki felsefenin çıkış noktasını algılayıp, yöntemin asıl amacını içselleştirerek sınıf içi, sınıf dışı etkinliklere entegre etmek yoluyla daha özgün ders işlenebilir. Bir sınıf ortamını atölye gibi de değerlendirebilirsiniz ya da sınıf dışında ders etkinliklerini de gerçekleştirebilirsiniz.
Tüm bunları gerçekleştirirken sanata da dokunabilirsiniz. Matematikte kesirleri anlatan kolaj çalışması yaptırabilir, fen dersi için deney düzeneği maketleri oluşturtabilir, sosyal bilgilerde haritaları zihin haritası olarak yeniden işlemelerini ve özgün haritalara sahip olmalarını sağlayabilirsiniz. İngilizce şiirler yazmalarını, bu şiirleri müzikal oyun tadında oynamalarını çalışmalarını sergilemelerini ya da yarışmalar yapmalarını sağlayabilirsiniz. Bir fen dersinde bitki dikmeyi de tecrübe edebilmelerini sağlayabilirsiniz.
Eğitimde öğrenmeler gerçekleşirken sanata da dokunan, sanatı algılayan, çoklu disiplinle öğrenen nesillerin güzel işler yapacağına olan inancımızla...
14 Mayıs 2016 Cumartesi
Z KUŞAĞININ SINAVLARLA İMTİHANI
Z kuşağı veya yeni jenerasyon gençlerin hızlı bir teknolojiyle yaşadığını, hayatlarındaki birçok edimi değişen dünya düzenine göre oluşturduklarını gözlemliyoruz. Bizler onlarla aramızdaki farkları hesaplarken aslında z kuşağının eğitimle olan ilişkinin boyutlarını dikkate almayı kaçırıyoruz.
Yeni dünya düzenine göre bireyler daha hızlı değişikliklere maruz kalıyor, bunları tecrübelere entegre edebiliyorlar. Ancak hal böyleyken durumlardaki kısıtlamalar z kuşağı gençleri çileden çıkartabiliyor. Tam da bu sorunların tam kalbine indiğimizde görüyoruz ki, eğitim sistemindeki düzen z kuşağı için anlaşılmaz hal alıyor.
Eğitim sistemindeki aksaklıklar, yanlışlar tüm bireyler için geçerli ancak bu hızlı değişimle birlikte makas iyice açılıyor. İletişim kurmayı yüz yüze gerçekleştirmekten çok sanalla kurgulayan, notlarını dijital ortamlara kaydeden bir çoğunluğu, kağıt üzerinde çoktan seçmeli sınavlara tabi tutmak, başarı ölçmede kuraktır.
Diğer bakış açısıyla irdelediğimizde aynı atmosferi hissedeceğimiz paylaşımlarda bulunmak, ilişkilerimizi yüz yüze gerçekleştirmek gibi faktörleri sanal dünya gençleri diye tabir edilen kişilere dikte ederek, faydalı olana yönlendirme gibi bulgulara varabiliyoruz. Bu noktada objektif çözümler getirmek olası yöntemlere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Kısacası z kuşağı gençlerini istenilene alıştırmaya çalışmak yerine yeteneklerini maksimum verimle kullanmayı öğretmek amacımız olmalıdır.
Yüz yüze paylaşımlar kazandıracak etkinlik ödevleri, sosyal sorumluluk projeleri gibi etkinliklerle sanal gerçek ayrımını öğrencilere yaşatmak mümkün olabileceği gibi; anladıklarını etkili kullanabilmelerini sağlayacak edimlere yönlendirmek için yeni öğrenmelere teknolojiyi entegre etmek de mümkündür. Ancak bu noktada teknolojiyi etkili kullanmak ve dikkatleri çekerek yeni öğrenmelere zemin hazırlamak için eğitimcilerin teknolojiyi de kullanmaları gerekmektedir. Hatta iki farklı dersin ortak çalışmaları öğrencilere sunulabilir.
Örneğin bir okulda bilgisayar dersi öğretmeni bir sunum hazırlamak, matematik dersi öğretmeni bir matematikçinin hayatını araştırmak ödevlerini verebilirler. Bunun yerine matematikçinin hayatını araştırıp, sunum olarak düzenlemek ve sunmak ödevi hem daha etkili, dikkat çekici, hem de bilgilerini uygulamak açısından etkili yöntem olarak değerlendirilebilir. Öğretmenler arası bu koordinasyon öğrencileri motive eder. Öğrenciler bu şekilde tek ödev hazırlamış olurlar. Öğretmenler ise bu ödevin yanına teknik gezi, okul içinde düzenlenecek projeler gibi etkinliklerle öğrencilere ödev yükü değil öğrenme güdüsü aşılayabilirler.
Yeni dünya düzenine göre bireyler daha hızlı değişikliklere maruz kalıyor, bunları tecrübelere entegre edebiliyorlar. Ancak hal böyleyken durumlardaki kısıtlamalar z kuşağı gençleri çileden çıkartabiliyor. Tam da bu sorunların tam kalbine indiğimizde görüyoruz ki, eğitim sistemindeki düzen z kuşağı için anlaşılmaz hal alıyor.
Eğitim sistemindeki aksaklıklar, yanlışlar tüm bireyler için geçerli ancak bu hızlı değişimle birlikte makas iyice açılıyor. İletişim kurmayı yüz yüze gerçekleştirmekten çok sanalla kurgulayan, notlarını dijital ortamlara kaydeden bir çoğunluğu, kağıt üzerinde çoktan seçmeli sınavlara tabi tutmak, başarı ölçmede kuraktır.
Diğer bakış açısıyla irdelediğimizde aynı atmosferi hissedeceğimiz paylaşımlarda bulunmak, ilişkilerimizi yüz yüze gerçekleştirmek gibi faktörleri sanal dünya gençleri diye tabir edilen kişilere dikte ederek, faydalı olana yönlendirme gibi bulgulara varabiliyoruz. Bu noktada objektif çözümler getirmek olası yöntemlere ulaşmayı kolaylaştıracaktır. Kısacası z kuşağı gençlerini istenilene alıştırmaya çalışmak yerine yeteneklerini maksimum verimle kullanmayı öğretmek amacımız olmalıdır.
Yüz yüze paylaşımlar kazandıracak etkinlik ödevleri, sosyal sorumluluk projeleri gibi etkinliklerle sanal gerçek ayrımını öğrencilere yaşatmak mümkün olabileceği gibi; anladıklarını etkili kullanabilmelerini sağlayacak edimlere yönlendirmek için yeni öğrenmelere teknolojiyi entegre etmek de mümkündür. Ancak bu noktada teknolojiyi etkili kullanmak ve dikkatleri çekerek yeni öğrenmelere zemin hazırlamak için eğitimcilerin teknolojiyi de kullanmaları gerekmektedir. Hatta iki farklı dersin ortak çalışmaları öğrencilere sunulabilir.
Örneğin bir okulda bilgisayar dersi öğretmeni bir sunum hazırlamak, matematik dersi öğretmeni bir matematikçinin hayatını araştırmak ödevlerini verebilirler. Bunun yerine matematikçinin hayatını araştırıp, sunum olarak düzenlemek ve sunmak ödevi hem daha etkili, dikkat çekici, hem de bilgilerini uygulamak açısından etkili yöntem olarak değerlendirilebilir. Öğretmenler arası bu koordinasyon öğrencileri motive eder. Öğrenciler bu şekilde tek ödev hazırlamış olurlar. Öğretmenler ise bu ödevin yanına teknik gezi, okul içinde düzenlenecek projeler gibi etkinliklerle öğrencilere ödev yükü değil öğrenme güdüsü aşılayabilirler.
28 Nisan 2016 Perşembe
Özgün Eğitim
Gün geçmiyor ki eğitim alanında
yapılan yeniliklere bir yenisi eklenmesin. Mühim olan ise hangi
yeniliğin fayda sağladığı, verimli sonuçlar ürettiğidir.
Toplumda hemen hemen her alandaki
iyileşmenin arkasında başarılı bir eğitim olduğu gün gibi
aşikardır. Eğitimin iyileştirildiği, amacına hizmet eder
şekilde işlediği toplumlarda; toplumun diğer alanlarında da
düzenin daha kolay sağlandığı ve toplumdaki bireylerin de bunu
tercih ettiklerini biliriz. Bu çerçevede eğitimin
iyileştirilmesini hepimiz isterken sorulması gereken soru bunun
nasıl olacağıdır.
Eğitimin sürdürülebilir bir
verimliliğe ulaşması için etkili adımların neler olacağı
günümüz aydınlarının tartışma konusudur. Hal böyle iken
tartışmaları nihayete erdirmek, yapılan ve yapılacak reformların
meyvesini görebilmek için çabalayacağımız alanların,
atacağımız adımların neler olduğunu hasbihal ederken elimizde
doğru verilerin varlığını da sağlamamız gerekmektedir. Doğru
bilgilere ulaştığımız sürece yorumlarımız bizleri doğru
neticelere ulaştırır.
Bu bağlamda araştırılması gereken
farklı disiplinlerle ortaklaşa yapılacak çalışmalar sonucu,
eğitimin hangi işlevinin yerine getirilmesini istiyorsak bu uğurda
bilgi toplamak; toplanan bilgiler sonucu doğru yöntemleri
uygulamaya sürmektir.
Eğitim sisteminde yapılacak
değişimlerin geniş perspektifte tartışılmasıyla uygulamaya
konulacağının yanında hemen gerçekleşemediği de açıktır.
Burada öğretmenlere düşen ise yapılandırmacı yaklaşım adı
altında yürürlükte olan programın uygulanması esnasında,
yapılandırmacılığa yaraşır faaliyetleri işlerliğe sunmaktır.
Aslında bu noktada özgün ders nasıl işlenir sorusunu sormak
eğitimcilerin boynunun borcudur demek doğru olacak.
Eğitimcilerin ders içi
etkinliklerinin nasıl olacağı konusunda dünyada farklı örnekler
mevcuttur. Bu örneklerden yola çıkarak öğrencilerin, eğitimin
görevini icra edecek edimleri kazanmaları konusunda, kültürümüze
entegre yöntemlerin neler olacağı düşünülebilir. Öğretmenler
toplumumuzun kültürünü düşünerek bu yöntemleri yeniden
işleyebilirler.
Tüm bunlarla birlikte aynı bölgedeki
birçok okulun öğrenci profilinin de aynı olamayacağı/ olmadığı
tecrübe edilir. Eğitimciler öğrencilerin yaşadıkları bölgeye,
aile içinde edindikleri tecrübelere bakarak daha kolay
öğrenmelerini sağlayacak, eğitimin işlerliğini arttıracak
yöntemleri uygulayabilirler.
Mikro ölçekte baktığımızda, aynı
sınıf içinde birbirinden farklı sosyokültürel tecrübelere
sahip öğrencilerin bulunması mümkündür. Bu durumda
birbirlerinden farklı edimleri tecrübe etmiş öğrencilerin,
birbirlerinden de öğrenebileceklerini düşünüp; etkinlik içi
yapılacak faaliyetlerde, öğrenci eşleştirmelerinde bu faktörü
de göz önünde bulundurmak eftaldir.
31 Ekim 2015 Cumartesi
Bütüncül (Holistic) Eğitim
İnsan doğa ve diğer insanlarla
uyumlu ve etkileşim halinde yaşayarak kendini var eder. Bu
yaratılışının bir özelliğidir. Doğa ve insanı, evrenin
tamamıyla ve en küçük atomlarına kadar her etkisiyle
düşündüğümüzde mükemmel bir uyumun var olduğunu gözlemleriz.
Eski çağlarda insanlar bu uyum halinde olmayı hayattaki tüm
alışkanlıklarda kolaylıklar oluşturması bakış açısıyla
değerlendirmişlerdir. Basit bir örnekle Anadolu'nun karasal
iklimine sahip bölgesinde toprağı kullanarak ev yapan insanlar
yüzyıllarca öncesinde de vardı. Yine insanlar yağmurun çok yağdığı
ahşabın sık görüldüğü nemli bölgelerde de zeminden yüksekte ahşapla yapılan evler inşa etmeyi tecrübe etmişlerdi.
Aslında birbirinden ayrı gibi görünen
bu durumlar tüm evrenin özellikleri düşünüldüğünde
birbiriyle ilişki halindeydi. Birbiriyle böylesine ilişkili,
aslında her birimde diğer her birimin varlığını
hissedebildiğimiz düşünceye bütüncül ya da holistik düşünce
diyoruz. Holistik düşünce aslında, düşünce kümeleri arasında
evrensel kümeyi temsil ediyor diyebiliriz.
Eğitimde ise holistik düşünmenin
farklı bir alternatif eğitim yöntemi olarak sayılmasını kabul
edebiliriz. Kaldı ki böylesine çerçeve bir düşünce yöntemi
eğitimde birçok filozofun, eğitimcinin bakış açılarını
bünyesinde toplaması çok da şaşırtıcı olmayacaktır.
Holistik eğitim Montessori
eğitimindeki kadar çocuk merkezli olabilirken, Waldorf eğitimindeki
gibi çocukların hayal güçlerini ortaya çıkarmaya endeksli, asıl
amacı çocuğu hayata karşı hazırlamak olan bir bakış açısı,
eğitim alternatifidir.
Zaten "Alternatif Eğitim"
dediğimiz çocukların kendi potansiyellerini en güzel şekilde
kullanmalarını sağlamak, bunun için doğru ortamlar hazırlayıp
rehberlik etmektir. Holistik eğitim ise çocukların kendi
içlerindeki bu güçleri kanalize ederken onların her bir öğretiyi
hazır olduklarında birbirleriyle ilişkilendirerek almalarını
destekler.
Bütüncül eğitim yöntemiyle işleyen
Green School, Bali'dedir ve yörenin önemli bir mimari unsuru olan
bambularla inşa edilmiştir. Okulun tasarımında alışılmışın
dışında tasarımlarla karşılaşmak mümkün. Hem tasarım hem
eğitim anlamında alternatif eğitim yöntemlerine bir nefes olan bu
okul çocukların gelişimleri için umut vaadeder.
En etkilisi ise, çocukların farklı
tasarımları merak edip, onu öğrenmeye çalıştıklarında
aslında hayatın içinde yer alıp bir noktadan birçok bilgi
noktasına erişmişçesine öğrenme kıvılcımlarında
gezinmeleridir. Çocuklarda öğrenme güdüsü yaratmaya çalışmaktan
ziyade her meraklandıkları noktada hayatı öğrenmeye ve
kendilerindeki var olan potansiyeli hep birlikte keşfetmeye başlamak
ayırt edilmesi gereken noktadır.
Bu bilgilerle denilebilir ki Holistik
eğitim; eğitim sürecinde ortaya çıkan, yaşandıkça tecrübe
edilen, her tecrübe içinde farklı öğretilerinde var olduğunu
kişiye hissettiren, alternatif eğitimin bir özelliği olan bireye
kendi güçlü özelliklerini ona tanıştıran ve ortaya çıkaran,
yaşamı anlamlı öğrenme güdüsünde olan yöntem, bakış açısı
ve felsefedir.
17 Eylül 2015 Perşembe
Eğitim Ne İçin?
Türkiye'de eğitimin nasıl olacağı hususunda birçok cepheden tartışmalarımız ve şikayetlerimiz mevcut iken bir de eğitimin neden var olması gerektiği hususunda da müzakere edilmesinin gerekli olduğu inancı içindeyim.
Ne yazık ki, genellediğimizde Türkiye'de yüksek öğretimin amacı, bireylerin iyi statü kazanması ve daha iyi şartlarda bir işe girebilmesidir. Ancak eğitim bireye para kazandırmaz, sadece mevcut düzende çalışma şartlarını iyileştirebilir. Çoğu yüksek öğretim bölümü için bunu söylememiz bile mümkün değildir. Sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde de eğitimin bireylerin iyi şartlarda çalışma ve yüksek maaş beklentisini tam anlamıyla gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. Gelişmiş ülkeler örnek gösterilerek şartlarının çok iyi olduğunu söylemek sığ bir düşüncedir.
Bilinmesi gerek ki, çalışma koşullarının dünya standartlarının üstünde olduğu, bireylerin çalıştıkları kurumlar ve her konudaki şartların daha tatmin edici olduğu ülkeler, bölgeler bu koşulları daha çok çalışmakla kazanmaktadırlar. Kısacası işin sırrı çok diploma almak değil, bilgili olmak ve bu bilgiyi kullanacak çalışkanlığı gösterebilmektedir.
Varmamız gereken nokta çocukların yetişkin olduklarında, daha iyi koşullarda çalışması için yüksek öğretimle sınırlı bir eğitim öğretim hayatını garantileyip diğer tüm faktörleri kapı arkası yapmamaktır. Elbette tüm insanlar iyi bir eğitimi hak eder ve almalılar. Böyle bir eğitim için gerekli rehberliği yapmalı ve imkanları oluşturmalıyız; akabinde de görevimizin burada sonlanmadığını bilmeliyiz. Çocuklara çalışkan olmanın gerekliliğini ve erdemini aktarabilmeliyiz.
Bugün eğitimi salt statü unsuru olarak görmenin, eğitimin bilinçli yaşamanın anahtarı olduğunu unutmanın altında yatan neden ise küçük yaşlardan itibaren gençlere verdiğimiz "okuyun, eğitim alırsanız rahat edersiniz, ev alırsınız tatilde denize girersiniz" anlayışıdır. Ancak bu verdiğimiz imaj yanlıştır. Çoğu genç mutluluğun az ve atölye gibi yorucu olmayan ortamlarda çalışıp, tatilde denize gitmek gibi edimlerde yattığını düşünmektedir. (Üzücü ki kendi iç yolculuğuna çıkan insanların sayısı da hayli azdır.) Eğitimin neden gerekli olduğu, insana ne gibi katkılar sağladığı anlatılabilir. Beraberinde de alınan eğitimin nasıl değerlendirileceği konusunda da vizyon sahibi olmaları için rehberlik etmek lazımdır.
Nihayetinde vurgulamak istediğim; bir çocuğa mühendis olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak için "mühendislik fakültesi mezunu olman gerek" demek yanlış olmasa da yetersizdir. Bireylerin, farklı mühendislik dallarında farklı çalışmalar yaptığını, meslek hayatında da üniversite eğitimi aldığı zamanki gibi çalışmaya devam ettiğini, çalışma ortamlarının farklı olacağını ve mühendisliği kazanınca "rahat edeceğini" değil aksine üretime katkı için çalışmaya devam edeceğini anlatmak gereklidir. Üstelik bu, aynı zamanda sorumluluk bilincine daha fazla sahip olan bireylerin gelişimine katkı da sağlamaktadır.
Bu konuda bir diğer yaralı olduğumuz tutum, toplum olarak eğitimi statü amaçlı kullanmamız. Eğitime bakış açımız, toplum içinde ne yaptıklarını sorduklarında fiyakalı cevap vermek zorundalığı hisseden kişilerin sayısını arttırmak olmamalıdır. Hepimizin çeşitli yaşam tecrübeleri ve uzmanlık alanları var ve biz bu tecrübeleri dinlemeyi kendimize farklı bir bakış kazandırma amacıyla dinleme olgunluğuna sahip olursak bireyler eğitimi çevrenin "ne okudun" sorusuna cevap vermek amacıyla almak zorunda kalmazlar. Eğitimi bir alanda bilgi sahibi olma, bilgiyi derinleştirme, yapmak istediği iş ve meslekle ilgili temel edimler kazanma amacıyla eğitimin var olması gerektiğini hissederler, yaşarlar.
Tüm bu bahsedilen hususlarda vizyon sahibi olmuş, kendini gerçekleştirmiş kişilerin bireysel mutluluğa daha kolay ulaştığını söyleyebiliriz. Bu bireysel mutlulukla başlayıp toplumsal iç huzuru sağlamaya giden kestirme bir yoldur. Üstelik gelişime, üretime destek olmak; ürettikleriyle faydalı olduğunu gören fertlerin bireysel motivasyonlarının artmasını sağlamak anlamına gelir.
Ne yazık ki, genellediğimizde Türkiye'de yüksek öğretimin amacı, bireylerin iyi statü kazanması ve daha iyi şartlarda bir işe girebilmesidir. Ancak eğitim bireye para kazandırmaz, sadece mevcut düzende çalışma şartlarını iyileştirebilir. Çoğu yüksek öğretim bölümü için bunu söylememiz bile mümkün değildir. Sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde de eğitimin bireylerin iyi şartlarda çalışma ve yüksek maaş beklentisini tam anlamıyla gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. Gelişmiş ülkeler örnek gösterilerek şartlarının çok iyi olduğunu söylemek sığ bir düşüncedir.
Bilinmesi gerek ki, çalışma koşullarının dünya standartlarının üstünde olduğu, bireylerin çalıştıkları kurumlar ve her konudaki şartların daha tatmin edici olduğu ülkeler, bölgeler bu koşulları daha çok çalışmakla kazanmaktadırlar. Kısacası işin sırrı çok diploma almak değil, bilgili olmak ve bu bilgiyi kullanacak çalışkanlığı gösterebilmektedir.
Varmamız gereken nokta çocukların yetişkin olduklarında, daha iyi koşullarda çalışması için yüksek öğretimle sınırlı bir eğitim öğretim hayatını garantileyip diğer tüm faktörleri kapı arkası yapmamaktır. Elbette tüm insanlar iyi bir eğitimi hak eder ve almalılar. Böyle bir eğitim için gerekli rehberliği yapmalı ve imkanları oluşturmalıyız; akabinde de görevimizin burada sonlanmadığını bilmeliyiz. Çocuklara çalışkan olmanın gerekliliğini ve erdemini aktarabilmeliyiz.
Bugün eğitimi salt statü unsuru olarak görmenin, eğitimin bilinçli yaşamanın anahtarı olduğunu unutmanın altında yatan neden ise küçük yaşlardan itibaren gençlere verdiğimiz "okuyun, eğitim alırsanız rahat edersiniz, ev alırsınız tatilde denize girersiniz" anlayışıdır. Ancak bu verdiğimiz imaj yanlıştır. Çoğu genç mutluluğun az ve atölye gibi yorucu olmayan ortamlarda çalışıp, tatilde denize gitmek gibi edimlerde yattığını düşünmektedir. (Üzücü ki kendi iç yolculuğuna çıkan insanların sayısı da hayli azdır.) Eğitimin neden gerekli olduğu, insana ne gibi katkılar sağladığı anlatılabilir. Beraberinde de alınan eğitimin nasıl değerlendirileceği konusunda da vizyon sahibi olmaları için rehberlik etmek lazımdır.
Nihayetinde vurgulamak istediğim; bir çocuğa mühendis olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak için "mühendislik fakültesi mezunu olman gerek" demek yanlış olmasa da yetersizdir. Bireylerin, farklı mühendislik dallarında farklı çalışmalar yaptığını, meslek hayatında da üniversite eğitimi aldığı zamanki gibi çalışmaya devam ettiğini, çalışma ortamlarının farklı olacağını ve mühendisliği kazanınca "rahat edeceğini" değil aksine üretime katkı için çalışmaya devam edeceğini anlatmak gereklidir. Üstelik bu, aynı zamanda sorumluluk bilincine daha fazla sahip olan bireylerin gelişimine katkı da sağlamaktadır.
Bu konuda bir diğer yaralı olduğumuz tutum, toplum olarak eğitimi statü amaçlı kullanmamız. Eğitime bakış açımız, toplum içinde ne yaptıklarını sorduklarında fiyakalı cevap vermek zorundalığı hisseden kişilerin sayısını arttırmak olmamalıdır. Hepimizin çeşitli yaşam tecrübeleri ve uzmanlık alanları var ve biz bu tecrübeleri dinlemeyi kendimize farklı bir bakış kazandırma amacıyla dinleme olgunluğuna sahip olursak bireyler eğitimi çevrenin "ne okudun" sorusuna cevap vermek amacıyla almak zorunda kalmazlar. Eğitimi bir alanda bilgi sahibi olma, bilgiyi derinleştirme, yapmak istediği iş ve meslekle ilgili temel edimler kazanma amacıyla eğitimin var olması gerektiğini hissederler, yaşarlar.
Tüm bu bahsedilen hususlarda vizyon sahibi olmuş, kendini gerçekleştirmiş kişilerin bireysel mutluluğa daha kolay ulaştığını söyleyebiliriz. Bu bireysel mutlulukla başlayıp toplumsal iç huzuru sağlamaya giden kestirme bir yoldur. Üstelik gelişime, üretime destek olmak; ürettikleriyle faydalı olduğunu gören fertlerin bireysel motivasyonlarının artmasını sağlamak anlamına gelir.
20 Ağustos 2015 Perşembe
Bütüncül Bakış Açısıyla Etkinlikler
İnsan öğrenmek ve yapmak isteme gizil gücüyle doğar. Bu güç insana daha faydalı ve mutlu yaşaması için enerji verir. Yaşam şartlarının yüzyıllar içinde değişmesi, kültürler, medeniyetler bireylerde şu soruları oluşturmalıdır, oluşturmuştur: "nasıl öğrenme?", "ne şekilde yapma?".
Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.
Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.
Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.
Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.
Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.
Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.
Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.
Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.
Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.
Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.
25 Temmuz 2015 Cumartesi
Eğitime Multidisipliner Yaklaşmak
Multidisipliner, sözlük anlamıyla
"çok alanlı" ya da "çoklu disiplin", bir
uzmanlık alanında bu uzmanlık alanının birden çok alt uzmanlık
alanlarının ya da birden çok uzmanlık alanlarının koordine
olarak çalışmasıyla tabir edilebilir. Gelişen dünya şartlarında
bilimin her alanında yapılan / varılan yenilikler sayesinde
multidisipliner yaklaşımı duymaya başladık ve görüldüğü
üzere ilerleyen zamanlarda daha çok ilişkili olmaya başlayacağız.
Multidisipliner çalışmak birçok
alanda olduğu gibi eğitim alanında da gerekli profesyonelliğe
adım attıracak bir anlayışı getirir. Bunu eğitimin her alanında
görebilmek mümkündür. Öğrencilerin matematik öğrenirken resim
ve geometriyi, jeolojiyi öğrenirken biyolojiyi pekiştirmesinden
tutalım da sözel ve sayısal alanların birleşiminden oluşan
siyaset mühendisliği gibi yeni şekillenen alanların
geliştirilmesi ve öğrencilere tanıtılmasına kadar birçok
hususta multidisipliner anlayışın önemini kavramak mümkündür.
Eğer çocukların daha iyi şartlarda var olabildikleri bir dünyada
yaşayabilmelerini istiyorsak, bunun yolu onların var oldukları
dünyaya daha kolay uyum sağlayabilecekleri çalışma şartlarını
oluşturmak ve bu uyumu sağlayabilen eğitimleri onlara verebilmenin
yöntemleri üzerinde düşünmemiz gerekir.. Birçok yeni mesleğin
oluştuğu günümüzde yeni mesleklere entegre olabilmeleri için
öğrencileri multidisipliner yaklaşımla yetiştirmenin önemi
açıktır.
Multidisipliner yaklaşımla paralelce
ilerleyen bu meslek çeşitliliği; aslında dünyada diğer
parametrelerle birlikte var olan bir olgu değil, planlı olarak
değişimi ve gelişimi oluşturulması gereken bir olgu olmalıdır.
Şöyle ki, bir çocuğu sosyal bilimlerle başarılı olduğu için
sözel alana yönlendirmek, hayatının bundan sonraki safhalarında
ona gerekli olmayan bir yığın bilgiyi yüklemek bu bilgilerin
altından kalkamayan gence düşük puanlı bir bölüme göndermek
hayatlarında kullanabilecekleri gerekli bilgileri onlardan mahrum
bırakmak adil değildir. Öğrenciler henüz okul sıralarında
başarılı olabilecekleri alanları eğitimcilere fısıldar ancak
ne yazık ki eğitimciler olarak bizler duyamayız. Eminim ki
insanlar gizil güçleriyle vardır ve onları etkili
değerlendirebilmek eğitimcilerin ve ailelerin görevidir.
Multidisipliner eğitimle mesleki
çeşitlilik sağlanabilecek ve bu yeni meslek kolları oluşturmakla
birlikte farkındalığı yüksek bireylerin kontrolünde bir dünya
inşa etmeye yardımcı olacaktır. Ekonomi alanında eğitim almış
şehir bölge planlama uzmanları, güzel sanatlarla psikolojiyi
entegre edebilmiş psikologlar ve bunun gibi multidisipliner çalışan
ve öğrenen bireyler var oldukça mesleklerin icra ettiği iş yükü
daha profesyonelce çözümlenebilir. Bunun için iyi disipline
edilmiş bir eğitim sistemi inşa edilebileceği gibi var olan
mesleki alanlarda hocaların rehberliğinde öğrencilere
mesleklerine katkı sağlayacak, bireyleri geliştirebilecek
alanlarda kendilerini geliştirmeleri -kurslar, seminerler, atölyeler
vb. çalışmalar ile - sağlanabilir.
Multidisipliner yaklaşımla daha dar
bir perspektifle odaklanmayı başarırsak aslında kalıplaşmış
öğretilerden vazgeçen öğretmenlerin de bunu başarabileceklerini
söylersek yanılmış olmayız. Biyoloji dersini hayat bilgisi
konularıyla entegre anlatan öğretmen kimya ve fizikte unutulması
kolay formülleri onları keşfeden bilim adamlarının tarihleriyle,
videolar ya da görsellerle anlatmak teknolojinin nimetlerinden
faydalanarak belgesel tadında stüdyo çalışmalarıyla bunları
gerçekleştirmek, coğrafya dersini kimya dersine atıfta bulunarak
örneklemek, tarih dersini resimler güzel sanatların farklı
kollarına referans vererek sunmak öğrencilerin tüm bilimleri
birbirleriyle daha doğru bir şekilde bağlamasına, öğrendiklerinin
daha kalıcı olmasına (bilgileri anlamlı bir şekilde öğrendikleri
için) ve ders işlemekten zevk almalarına ön ayak olur.
Tüm bu nedenlerle multidisipliner
eğitimi , bilimde multidisipliner yaklaşımların profesyonelliğe
adım atmak için basamak olduğuna inanmalıyız. Daha sığ bakış
açısı ve metotlarımız yerine multidisipliner yaklaşımla neler
yapabileceğimizin farkında olarak daha iyi eğitimi sunabilmeliyiz.
9 Temmuz 2015 Perşembe
Kitap Oku ve Anla
Kitap
okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığı çocuklara kazandırma
konusunda son yıllarda olumlu gelişmeler kaydetmiş olsak da
yeterli başarı sağlayamadığımız bir gerçektir. Bunun en
önemli ispatı da ülkemiz okuma oranları, binlerce lisans
mezunumuza rağmen. Ülkemizde her 100 kişiden sadece 4,5 kişi
kitap okuyor. Bu rakam Japonya'da 80'e kadar yükseliyor. Japonya'da
kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7.
Türkiye'de ise yılda yaklaşık 12 bin kişiye 1 kitap düşüyor.
Kitap
okuma alışkanlığı ile ilgili bu verilerin paylaşılmasıyla bir
kesim tarafından "biz, kitaba para harcamayıp ödünç kitapla
kendini geliştiren bir toplumuz" söylemiyle karşılaşıyoruz.
Ancak ne yazık ki bunun gerçek olmadığını eş dost
sohbetleriyle tecrübe edip, PISA değerleriyle ispat edebiliriz.
PISA değerlerine göre 2012 yılında ülkemiz okuma başarısında
65 ülkeden 42. sıradadır.
Bu
değerler ışığında denilebilir ki, genciyle yaşlısıyla kitap
okuma ve okuduğunu anlama noktasında sıkıntılar yaşayan bir
toplumuz.
Okumak
sadece hızlı okumayı başarmak ve bilgili olmak için var
değildir. Okumak bireylerde geniş bir vizyona sahip olmanın
başlıca basamaklarında biridir. Araştırmalar gösterir ki
okumayı alışkanlık edinmiş bireylerin, aile içi ilişkilerinden
topluma katkıda bulunma metotlarına kadar birçok alanda bakış
açısının geliştiğini, geniş perspektife sahip olduğunu
gözlemleyebiliriz. Birey okudukça farklı bakış açılarını,
fikirleri ve bilgileri tecrübe edecektir. Her bireyin özgün
düşündüğünü kabul edersek, bireyin her okumasıyla kazandığı
tecrübeler onun düşünce dünyasında yeni alanlar yaratacağını
söyleyebiliriz. Yeni dünya ise zaten buna ihtiyaç duyar:
Bilgisayar gibi ezberleyen değil, bilgiyi harmanlayıp yeni fikirler
sunan kişilere.
Okumanın
sağlayacağı yararlardan biri ise, birçok ebeveynin dikkati çeken
noktadır. Okuma becerisi ve okuduğunu anlama yetisi hakkında belli
bir başarı göstermiş çocuklar sınavlarda daha başarılı
olabilmekte ve hızlı soru çözebilmektedir. Okuma becerisi
matematik sorularını kavrama hususunda dahi öğrenciye yardımcı
olmaktadır.
Çocukların
okuması için biz neler yapmalıyızı düşünen aileler en önemli
not, "onlarla birlikte siz de değişin" demek en öz cevap
olacaktır. Araştırma sonuçları kitap okuma alışkanlığı
edinmiş ailelerin çocuklarına kitap sevgisi kazandırması
konusunda daha etkili olduklarını göstermektedir. Yani öncelikli
olarak onların geleceği için biz yetişkinlerin okuması, okumayı
alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.
Başarısız
arkadaş edinen çocukların bundan etkilenip derslerinde düşüş
yaşaması, çevrenizde sık görüştüğünüz kimselerle hayata
bakış açınızın benziyor olması ya da benzemesi birer sosyal
öğrenme örnekleridir. Okuma alışkanlığı hakkında yapılan
çalışmalar bu örneklerin kitaba karşı düşünce konusunda da
benzer olduğunu ispatlıyor. Gerek aile çevresi gerek iş ve okul
çevresi gerek yaşanılan mekan bireylerin okuma alışkanlığında
etkileyici faktörler. Bu verileri olduğu gibi kabul etmek ivmeli
ilerlemenin hatta ilerlemenin önünde kettir. Okuma oranın düşük
kırsal alanda yaşayanlar için daha çok okuyan, okuduğunu anlayan
çocuk yetiştirmenin yöntemleri üzerine kafa yorulabilir.
Yaşanılan çevre, çocuğun etki alanları bahane edilmemelidir.
Kentsel bölgelerde yaşayan bireylerde ise ne yazık ki çevredeki
bireylerin az okumuşluğu üzerinden politika yaparak okuduğunu
yeterli görme, kendini çok okuyan olarak görme eğilimi
gözlenmektedir. Dünya standartlarına baktığımızda birçok
kentlinin okuma oranı düşük olarak tabir edilebilir.
Çocuklara
okuma alışkanlığı kazandırmak ve okuduğunu anlamalarına
yardımcı olmak için elbette sadece ebeveynlerin okuyor olması
yeterli değildir. Çocuklarla okuma etkinlikleri yapılabilir. Sesli
ve sessiz okuma çalışmaları bunlardan ikisidir. Sessiz okuma
çocuklara hızlı ve daha çabuk anlayarak okuma yetisini
kazandırırken, sesli okuma hitabet konusunda onlara yardımcı
olur. Aslında aile bu konularda çocuklara rehberlik edip örnek
olmalıdır. Ne kadar sesli ne kadar sessiz okuyacağına çocuk
karar verebilir ya da doğaçlama olarak herhangi birini tercih
edebilir.
Müziksel
yeteneğe sahip olan çocuklara şiir kitabı alınıp sesli olarak
okumaları önerilebilir. Çocuk her bir satırda sesiyle oynayarak
okumaya karşı olumlu duygu geliştirebilir. Ya da resim alanında
yetenekli olan çocuğa okuduğu hikayenin resmini çizmesi teklif
edilebilir. Böylece hikayeyi anlayarak okumaya çalışırlar. Ancak
çocuklar yaratıcı güce sahiptirler. Bazen okudukları hikayeye
yeni kahramanlar ekleyerek resmedebilirler. Bu hikayeyi kendi
düşlerinde geliştirdiklerini gösterir.
Henüz ilkokul birinci sınıfı tamamlamış çocuklara çok uzun hikayeler vermeyin.
Zeki olabilirler ancak okuma konusunda fazla baskıcı tavır onların
okumadan soğumasına neden olabilir. Yaş grubuna göre kitap seçmek
fayda sağlayabilir. Ayrıca ilk kademe çocuklar için seçtiğiniz
hikayelerin iyilik, yardımlaşmak, arkadaşlık, sevgi gibi konuları
işleyen kitaplar olmasına özen gösterin. Çocuklarla birlikte
kitap almaya gitmek, onları dergilerle de tanıştırmak etkili
olabilecek diğer yöntemlerdendir.
Kaynakça:
Aytaş,
Gıyasettin. "Okuma eğitimi." Türk
Eğitim Bilimleri Dergisi 3.4
(2005): 461-470.
Bir
dolap kitap,
http://www.birdolapkitap.com/2010/02/11/cocuklari-kitap-okumaya-ozendirmenin-13-kolay-yolu/
Dil
ve edebiyat dergisi, Türkiye dil ve edebiyat derneği, Ocak 2015
sayı 73
Yılmaz,
Bülent. "Okuma sosyolojisi: Ankara’da oturanların okuma
alışkanlıkları üzerine bir araştırma." Türk
Kütüphaneciliği 9.3
(1995): 325-336.
25 Haziran 2015 Perşembe
Modern Kölelik ve Eğitim
Kölelik yüzyıllarca farklı kisvelere bürünerek var olmaya devam ederken, modern kölelik çağımızın insanını tehdit eden sinsice hayatlarımıza girmiş olan bir tabirdir. İnsanın merkezde olduğu düşünülüp birçok parametreler dahilinde aslında hayatının bir zincirle olduğu yere bağlanması olarak da tasvir edilebilir. Günümüzde bir bireyin çalıştığı kuruma zorunlu, istemeyerek hizmet etmesi, insanın istemediği işlerde para kazanmak için çalışması, sevmediği bir insanla statü ya da toplumdan onay almak amacıyla evlenmesi de modern kölelik tabirinin altında değerlendirilir.
Modern köleliği oluşturan aslında yine insanlardır. Köleliğin legal olmamasıyla birlikte iş gücünü oluşturan alt sınıfın tabiri caizse avuçta tutulmasının modern yolu düşünceleri değiştirmekti. Günümüzde insanların düşüncelerini ve değerlerini irdelediğimizde aslında bireylerin modern köle haline getirilmesi aşamalarının nasılda işlediğini anlayabiliriz. İnsanlar, insan olarak mutlu yaşamak değil, daha çok para kazanmak için daha iyi statü elde edebilmek için çalışıyor. Çoğu kimse ise diğer kimselere statülerini, mal varlıklarını, hizmet ederek aldıklarını göstermek ve sözde kendini ispatlamak için çalışıyor. Öyleyse her gün sevmediği işe giden bunu başkalarına iyi bir iş sahibi imajını ispatlamak için gidiyorsa, başkaları dediğimiz kişilerin kölesidir. Veyahut eşinize daha pahalı bir yüzük almak için iş yerinde rakiplerinizin ayağına çelme takıyorsanız, ne aşkı ne sevgiyi ne de dünyayı tam olarak anlamış ve yaşamış sayılmazsınız.
Ancak tüm bunlarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan çalışma becerisini göstermek ve ihtiyaçlarınızı karşılamak için para kazanmak gerekmektedir. Öyleyse hayatın gerçeği ile özgür yaşamanın terazisi nasıl bir denge halinde bulunmalıdır?
Bu dengeyi yakalayabilmek için değerlerin ve eğitimin nedenlerinin sorgulanması şarttır. Aslında sosyolojik bir olgu olan modern kölelik, eğitim ile sıkı bir ilişki içindedir. Ebeveynler olarak çocuklarımızın köle olarak yaşamaması için dünyadaki tüm politik, ekonomik, eğitimsel alanları değiştirmek elbette mümkün değildir. Ancak çocuklara dünyayı daha özgür algılayıp yaşamaları için onlara belli değerleri kazandırmamız mümkündür. Bunların en başında gelen kendini bilmektir. Çocuklara eğer kendini tanımalarına, ne istediklerine, ne ile mutlu olabildiklerine, hangi işleri yaptıklarında tatmin olduğunu sorgulamalarına fırsat vermeli, desteklemeli ve onların bu sorgulayıcı bakış açısını kazanmalarına rehberlik etmeliyiz. Bireyler ancak ne istediklerini bildikleri zaman köle değil insan olabilme yolunda adım atabilirler.
Birçok ebeveynin yapmakta zorlandığı bir diğer mesele olduğu gibi kabul etmektir. Çocuk / genç ailesiyle farklı fikirde olabilir. Farklı ilgi alanlarına sahip olabilir. Vaktini ebeveynleri ile değil, ilgi alanına hizmet eden diğer kişilerle daha çok öğrenmek için harcayabilir. Tüm bunlara saygı duymamız gerekiyor. Çocukları oldukları gibi kabul etmek onlara saygı duymak daha özgür yaşamalarını sağlayabilir. Bu elbette ailelerin çocuğun kölesi olması anlamına gelmiyor. Ebeveynlerin bu noktada da dengesi sağlaması şart.
Pastanın kıvamındaki un miktarı gibi modern köleliğin önünde dik duruşlu olabilmenin kıvamında önemli husus ise cesarettir. Çocuklara cesaretle istediğinin peşinden koşabilmeyi, düşünüp tarttıktan sonra atik bir şekilde harekete geçebilmeyi öğretebilmek gerekiyor. İnsan cesarete ömür boyu ihtiyaç duyar. Ancak cesareti mantıkla entegre edebilmeyi gençlik yıllarında öğrenir. Cesareti ise aslında hiç öğrenmez, onunla doğar. Öğrendiği şey korkmaktır. Ailelerin cesareti öğretmelerine gerek yoktur. Korkak olmayı öğretmemeleri yeterlidir. Ailelerdeki otoriteyi sağlama pahasına oluşturulan "ebeveynim ben ezici üstünlüğüm" anlayışından vazgeçilerek çocuklara korkak olmayı değil, cesaretle yürüyebilmeyi öğretmek mümkün kılınabilir.
7 Haziran 2015 Pazar
Sınavları Boşver, Öğrenmene Bak
Bilimin her araştırmasıyla birlikte çocuk yetiştirmede renkler değişmektedir. Her gün değişen renklerin sonucunda ne yapacağını bilemeyen ebeveynler "popüler bilim"in kurbanı olabiliyor.
Elbette bilim evrilen, gelişen ve bizi de değiştiren/değiştirebilen bir olgudur. Bu çerçevede neler yapacağımızı bilmememiz / bilemememiz bilimin evrilmesiyle değil, bilginin temelinin olmamasıyla ilişkilidir.
Çok bilgili, zeki! , sınıfta arkadaşlarından önce ve onlardan daha çok bilen bir çocuk neredeyse ailenin popüler üyesi olma hakkını kendinde görebiliyor. Bu da bir nevi tabakalaşmayı zihinlere "yaşamın değiştirilemez bir gerçeği" olarak işlenebiliyor. Öyle ya sınıfta ve evde "en" olabilme duygusu daha çocuk yaşlarda bireylerin kalbine bir tohum gibi ekiliyor.
Daha iyi işlerde çalışmak, daha iyi kariyer yapmak, daha fazla para kazanmak adına bu yarışa sokulan çocuklar artık iyi ya da kötü, ilgili ya da ilgisiz demeden önlerine sunulan soruları en kısa zamanda yutma telaşı içindeler.
Sistemin böyle olmasından yakınan birçok aile, teslimiyetçi bir tavırla oyunda piyon olmayı kabullenmiş tavırlar sergilerken, kurban hep aynı: çocuk! Bu şartlar altında ben çocuğumu daha özgür nasıl yetiştiririm diye düşünüp, en temel noktasına gitmemiz gerek: Çocuğunuza ve insan olarak onun içindeki cevhere güvenin.
Bir çocuk sınavda belli soruları çözdüğü için başarılı veya yetenekli değildir. Bir çocuk başarılı ve yetenekli olduğunu içinde barındırdığı yeteneği ortaya çıkardıkça hissedecektir. Onun içindeki bu yeteneği, her insandaki gizil gücün varlığını bilin. Bunun ardından bu gizil gücü ortaya çıkaracak etkinliklere başvurun. Bir çocuğun mantıksal - matematiksel zekası yüksek diye önüne testler yığmanızın anlamı yok. Ona mantık oyunlarını gösterdiğiniz, sayılarla dolu bir dünyaya yolculuk etmesine rehberlik etmediğiniz sürece tam anlamıyla ruhuna inmeniz mümkün değildir.
Bugünlerde öğrencilerin farklı yöntemlerle kendilerini keşfetmelerine izin veren birçok etkinlik ve kurslar düzenlenmektedir. İlgili anne-babalar bunları takip ederken çocuklarının gelişimleri için doğru adımlar atmayı görev biliyorlar.
Peki en olabilme duygusunun önüne nasıl geçilebilir ki? Öncelikle en eğitimli insanlarımızın bile çoğu zaman düştüğü bir hataya düşmemek gerekiyor. Daha yaşına girmemiş çocukların her hareketini kıyaslarken, okul çağı çocuklarımızı kıyaslama konusunda kendimizi haklı görüyoruz. Eğitim sistemimiz tüm çocukların tüm dersleri eşit ve iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini benimserken, ebeveynlerin takınması gerekn tutum çocukların kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kişilerle kesinlikle kıyaslanmaması; başarılı oldukları ve başarısız oldukları derslerin olabileceği bunun kabul edilmiş olmasıdır. Özellikle önümüzdeki günlerde karnelerin alınmasıyla ailede başarı ve başarısızlık mevzuları daha derinden gündem oluşturacaktır. Tüm parametreler aynı dahi olsa kişilerin bireysel farklılıkları gözetildiğinde kıyaslamanın haksızlığı ispatlanır. Bu nedenle "neden başarısızsın", "neden bu dersin notu düşük" gibi sorularla çocukları köşeye sıkıştırıp, "ben ...dersinden senden daha yüksek almıştım" şeklindeki ego şişiren savaş başlatan cümlelere yelken açmamalıyız.
Aksine yapılması gerekenleri düşünürsek; başarılı olduğu derslerin daha da gelişimi, bu alanda ilgisi doğrultusunda yeni etkinliklere yol açılabilir. Örneğin resmi seven çocuğa boya almak, müzikten hoşlanan çocuğa enstrüman almak, türkçesi başarılı çocuğa hikaye kitabı almak, matematiği başarılı çocuğa zeka oyunları ya da sayısal bulmacalar almak bir ödüldür, teşviktir. Böylece başarılı dersin ileride daha da başarılı olması için basamak teşkil eder.
Başarısız dersler hakkında da neler yapılabileceği nasıl çalışılması gerektiği, bunu eğlenceli hale nasıl dönüştürüleceği konuşulabilir. Önemli olan çocuğu sıkmadan öğrenebilmesi için uygun yollar izlemek suretiyle çoktan seçenekli öğrencilik hayatlarına çok renkli ve öğretici dakikalar katabilmektir.
Elbette bilim evrilen, gelişen ve bizi de değiştiren/değiştirebilen bir olgudur. Bu çerçevede neler yapacağımızı bilmememiz / bilemememiz bilimin evrilmesiyle değil, bilginin temelinin olmamasıyla ilişkilidir.
Çok bilgili, zeki! , sınıfta arkadaşlarından önce ve onlardan daha çok bilen bir çocuk neredeyse ailenin popüler üyesi olma hakkını kendinde görebiliyor. Bu da bir nevi tabakalaşmayı zihinlere "yaşamın değiştirilemez bir gerçeği" olarak işlenebiliyor. Öyle ya sınıfta ve evde "en" olabilme duygusu daha çocuk yaşlarda bireylerin kalbine bir tohum gibi ekiliyor.
Daha iyi işlerde çalışmak, daha iyi kariyer yapmak, daha fazla para kazanmak adına bu yarışa sokulan çocuklar artık iyi ya da kötü, ilgili ya da ilgisiz demeden önlerine sunulan soruları en kısa zamanda yutma telaşı içindeler.
Sistemin böyle olmasından yakınan birçok aile, teslimiyetçi bir tavırla oyunda piyon olmayı kabullenmiş tavırlar sergilerken, kurban hep aynı: çocuk! Bu şartlar altında ben çocuğumu daha özgür nasıl yetiştiririm diye düşünüp, en temel noktasına gitmemiz gerek: Çocuğunuza ve insan olarak onun içindeki cevhere güvenin.
Bir çocuk sınavda belli soruları çözdüğü için başarılı veya yetenekli değildir. Bir çocuk başarılı ve yetenekli olduğunu içinde barındırdığı yeteneği ortaya çıkardıkça hissedecektir. Onun içindeki bu yeteneği, her insandaki gizil gücün varlığını bilin. Bunun ardından bu gizil gücü ortaya çıkaracak etkinliklere başvurun. Bir çocuğun mantıksal - matematiksel zekası yüksek diye önüne testler yığmanızın anlamı yok. Ona mantık oyunlarını gösterdiğiniz, sayılarla dolu bir dünyaya yolculuk etmesine rehberlik etmediğiniz sürece tam anlamıyla ruhuna inmeniz mümkün değildir.
Bugünlerde öğrencilerin farklı yöntemlerle kendilerini keşfetmelerine izin veren birçok etkinlik ve kurslar düzenlenmektedir. İlgili anne-babalar bunları takip ederken çocuklarının gelişimleri için doğru adımlar atmayı görev biliyorlar.
Peki en olabilme duygusunun önüne nasıl geçilebilir ki? Öncelikle en eğitimli insanlarımızın bile çoğu zaman düştüğü bir hataya düşmemek gerekiyor. Daha yaşına girmemiş çocukların her hareketini kıyaslarken, okul çağı çocuklarımızı kıyaslama konusunda kendimizi haklı görüyoruz. Eğitim sistemimiz tüm çocukların tüm dersleri eşit ve iyi bir şekilde öğrenmesi gerektiğini benimserken, ebeveynlerin takınması gerekn tutum çocukların kardeşleriyle, arkadaşlarıyla ve diğer kişilerle kesinlikle kıyaslanmaması; başarılı oldukları ve başarısız oldukları derslerin olabileceği bunun kabul edilmiş olmasıdır. Özellikle önümüzdeki günlerde karnelerin alınmasıyla ailede başarı ve başarısızlık mevzuları daha derinden gündem oluşturacaktır. Tüm parametreler aynı dahi olsa kişilerin bireysel farklılıkları gözetildiğinde kıyaslamanın haksızlığı ispatlanır. Bu nedenle "neden başarısızsın", "neden bu dersin notu düşük" gibi sorularla çocukları köşeye sıkıştırıp, "ben ...dersinden senden daha yüksek almıştım" şeklindeki ego şişiren savaş başlatan cümlelere yelken açmamalıyız.
Aksine yapılması gerekenleri düşünürsek; başarılı olduğu derslerin daha da gelişimi, bu alanda ilgisi doğrultusunda yeni etkinliklere yol açılabilir. Örneğin resmi seven çocuğa boya almak, müzikten hoşlanan çocuğa enstrüman almak, türkçesi başarılı çocuğa hikaye kitabı almak, matematiği başarılı çocuğa zeka oyunları ya da sayısal bulmacalar almak bir ödüldür, teşviktir. Böylece başarılı dersin ileride daha da başarılı olması için basamak teşkil eder.
Başarısız dersler hakkında da neler yapılabileceği nasıl çalışılması gerektiği, bunu eğlenceli hale nasıl dönüştürüleceği konuşulabilir. Önemli olan çocuğu sıkmadan öğrenebilmesi için uygun yollar izlemek suretiyle çoktan seçenekli öğrencilik hayatlarına çok renkli ve öğretici dakikalar katabilmektir.
21 Mayıs 2015 Perşembe
Rencide Etmenin Kötülüğü
Mobbing olarak bilinen psikolojik baskı/ taciz durumları birçok kurumda görülmemesi hususunda yazılıp çizilirken, okullarda çocuklara yapılan aynı durum - biz bu durumu genellikle okullarda küçümseme, topluluk önünde küçük düşürme olarak izliyoruz - da söz konusudur, ele alınmalıdır, çözümlenmelidir... Rencide etme, küçük düşürme, küçümseme gibi problemli hususların sosyal hayat özellikle aile içi iletişim ve eğitim alanlarına etkileri olmak üzere iki başlıkta incelemeyi uygun görüyorum.
Öncelikle aile içi iletişimde, kalp kırma, rencide etme (çocuklara isim takmayı da buna ekleyelim) gibi durumlar söz konusu ise kişiler belli davranışların getireceği yorumları bildikleri için o davranışı ya isteksizce yapmazlar ya da saklı gizli yaparlar. Bu, devamında içini özgürce açamayan, yargılanma korkusuyla yaşayan, yıllarca başkalarının düşüncelerine göre hareket etmiş, ruhu köleliği aşamamış bireylerin çoğalmasına neden olur. Toplumda görülen her türlü ilişkinin temelindeki şiddetli iletişimsizliğin bir nedeni de budur. Ailede bu şekilde davranılmaya maruz kalan, çocuk kelimesiyle küçümsenerek gururu ve kişiliği dikkate alınmayan çocuk yaştaki bireyler, zamanla aile içinde yargılayan kişilere karşı kendilerini kapatırlar.Ardından çocuğuna erişemeyen ebeveynlerin olması kaçınılmaz olur. Ataerkil toplumumuzdaki babasıyla yeterli ilişki içinde bulunmamış bireylerin durumu kültürle açıklanmaya çalışılsa da doğruluğu tartışmalıdır. Çünkü ebeveyn çocuklarıyla iletişim kurmalı, onlara hayat yolunda rehberlik etmelidir. Ne arkadaşlık dozunda hafife alınmış ilişki ne de katı kuralların aşılamadığı ilişki tipi olmalıdır.
Bunun aksine bireylerde koşulsuz kabulle; çocuğu duygularıyla, istekleriyle, ilgileriyle kabul etmeyle; onu yönlendirmekle değil, gerektiğinde ona rehberlik yapabilmekle daha sağlıklı bir ilişkinin dayanakları kurulmuş olur.
Eğitimde rencide etme gibi durumlar ise kişilik gelişimine bir sabotaj olsa da öğrenmenin önündeki en büyük engellerdendir. Çünkü tüm parametreler izole edilebilse dahi birey rencide eden kişinin aynı davranışı tekrar yapabileceği kaygısını taşır. Kaygı içinde de öğrenme düzeyi düşer. Diğer durumların da pik yapması olasıdır. Örneğin öğrencideki derse karşı sevgisizlik, ilgisizleşme, ders içinde dersi engelleyen davranışların görülmesi olasıdır.
Günümüzde çoğu eğitimci! sınıf otoritesini sağlamak için öğrencilerin ders durumlarındaki başarısızlığını sınıf ortamında yüzlerine vurmak suretiyle küçük düşürmek, en küçük bir davranışı dahi cezalandırmak yollarına başvurabiliyor. Halbuki öğrenci zaten dersi bilmediği için o ortamda öğrenci pozisyonundadır. Eğer sorumsuzluk durumu mevcut ise önce bunun nedenleri irdelenmelidir.
Elbette öğretmen sınıf içinde öğrencilere sorular yöneltmek, ders esnasında düşüncelere dalan öğrencilerin dikkati çekmek için söz hakkı vermek, sormak, düşündürtmek hatta uyarmak gibi görevlere haizdir. Ancak bunu yapmasındaki neden öğrenciyi incitmek olmadığını ifade etmesi, öğrenmenin yolunun eleştirmek, düşünmek, sorgulamak, sormak, araştırmak olduğunu açıklayabilmesi önemli ve cesaret isteyen bir adımdır. Cezalandırmak yerine sorunun neden kaynaklandığını irdelemek gerçek bir eğitimci davranışıdır.
Öğrenciniz her gün derse geç kalıyorsa, önce sorunun ne olduğunu araştırın. Ailevi sorunu ya da ekonomik nedenlerle hem iş hem okul arasında dengeyi kuramamış ve yardımınıza ihtiyacı olan bir öğrenciniz olabilir.
Stüdyo derslerinde eğitimci olanların öğrencileri ve kişiliklerini değil, onların hatalı davranışlarının ikaz edilmesi gerekir. Stüdyo eğitiminde eleştirilerin kişilere ve kişiliklere karşı yapılmadığı, işle ilgili birbirini daha da geliştirerek evrilmek için yapıldığını anlatmak, öğrencilerin bu bilince sahip olmasını sağlamak eğitimcinin önemli bir görevidir. Bu beraberinde eğitimcinin kalitesini arttırdığı gibi, sağladığı güven ortamıyla öğrencinin kalitesini de arttıracaktır.
Hayatımızda, zihnimize daha çok kabulu yerleştirdiğimiz zaman daha fazla iç huzuruna, daha az çatışmaya ve olaylara yargısal tepkiler yerine çözüme yönelik uzlaşmacı tavırlara yer verebiliriz. Rencide etmeden daha iyiye evrilmenin yolunun da kolay olduğunu tecrübe etmiş oluruz.
Öncelikle aile içi iletişimde, kalp kırma, rencide etme (çocuklara isim takmayı da buna ekleyelim) gibi durumlar söz konusu ise kişiler belli davranışların getireceği yorumları bildikleri için o davranışı ya isteksizce yapmazlar ya da saklı gizli yaparlar. Bu, devamında içini özgürce açamayan, yargılanma korkusuyla yaşayan, yıllarca başkalarının düşüncelerine göre hareket etmiş, ruhu köleliği aşamamış bireylerin çoğalmasına neden olur. Toplumda görülen her türlü ilişkinin temelindeki şiddetli iletişimsizliğin bir nedeni de budur. Ailede bu şekilde davranılmaya maruz kalan, çocuk kelimesiyle küçümsenerek gururu ve kişiliği dikkate alınmayan çocuk yaştaki bireyler, zamanla aile içinde yargılayan kişilere karşı kendilerini kapatırlar.Ardından çocuğuna erişemeyen ebeveynlerin olması kaçınılmaz olur. Ataerkil toplumumuzdaki babasıyla yeterli ilişki içinde bulunmamış bireylerin durumu kültürle açıklanmaya çalışılsa da doğruluğu tartışmalıdır. Çünkü ebeveyn çocuklarıyla iletişim kurmalı, onlara hayat yolunda rehberlik etmelidir. Ne arkadaşlık dozunda hafife alınmış ilişki ne de katı kuralların aşılamadığı ilişki tipi olmalıdır.
Bunun aksine bireylerde koşulsuz kabulle; çocuğu duygularıyla, istekleriyle, ilgileriyle kabul etmeyle; onu yönlendirmekle değil, gerektiğinde ona rehberlik yapabilmekle daha sağlıklı bir ilişkinin dayanakları kurulmuş olur.
Eğitimde rencide etme gibi durumlar ise kişilik gelişimine bir sabotaj olsa da öğrenmenin önündeki en büyük engellerdendir. Çünkü tüm parametreler izole edilebilse dahi birey rencide eden kişinin aynı davranışı tekrar yapabileceği kaygısını taşır. Kaygı içinde de öğrenme düzeyi düşer. Diğer durumların da pik yapması olasıdır. Örneğin öğrencideki derse karşı sevgisizlik, ilgisizleşme, ders içinde dersi engelleyen davranışların görülmesi olasıdır.
Günümüzde çoğu eğitimci! sınıf otoritesini sağlamak için öğrencilerin ders durumlarındaki başarısızlığını sınıf ortamında yüzlerine vurmak suretiyle küçük düşürmek, en küçük bir davranışı dahi cezalandırmak yollarına başvurabiliyor. Halbuki öğrenci zaten dersi bilmediği için o ortamda öğrenci pozisyonundadır. Eğer sorumsuzluk durumu mevcut ise önce bunun nedenleri irdelenmelidir.
Elbette öğretmen sınıf içinde öğrencilere sorular yöneltmek, ders esnasında düşüncelere dalan öğrencilerin dikkati çekmek için söz hakkı vermek, sormak, düşündürtmek hatta uyarmak gibi görevlere haizdir. Ancak bunu yapmasındaki neden öğrenciyi incitmek olmadığını ifade etmesi, öğrenmenin yolunun eleştirmek, düşünmek, sorgulamak, sormak, araştırmak olduğunu açıklayabilmesi önemli ve cesaret isteyen bir adımdır. Cezalandırmak yerine sorunun neden kaynaklandığını irdelemek gerçek bir eğitimci davranışıdır.
Öğrenciniz her gün derse geç kalıyorsa, önce sorunun ne olduğunu araştırın. Ailevi sorunu ya da ekonomik nedenlerle hem iş hem okul arasında dengeyi kuramamış ve yardımınıza ihtiyacı olan bir öğrenciniz olabilir.
Stüdyo derslerinde eğitimci olanların öğrencileri ve kişiliklerini değil, onların hatalı davranışlarının ikaz edilmesi gerekir. Stüdyo eğitiminde eleştirilerin kişilere ve kişiliklere karşı yapılmadığı, işle ilgili birbirini daha da geliştirerek evrilmek için yapıldığını anlatmak, öğrencilerin bu bilince sahip olmasını sağlamak eğitimcinin önemli bir görevidir. Bu beraberinde eğitimcinin kalitesini arttırdığı gibi, sağladığı güven ortamıyla öğrencinin kalitesini de arttıracaktır.
Hayatımızda, zihnimize daha çok kabulu yerleştirdiğimiz zaman daha fazla iç huzuruna, daha az çatışmaya ve olaylara yargısal tepkiler yerine çözüme yönelik uzlaşmacı tavırlara yer verebiliriz. Rencide etmeden daha iyiye evrilmenin yolunun da kolay olduğunu tecrübe etmiş oluruz.
15 Nisan 2015 Çarşamba
Aklın Sana Engel Olmasın!
"Zihinsel engelli" tabirinden daha fazla korkmamız gereken bir olgu var: "zihin engelleri". Tabularımız, korkularımız, bizleri yapamamaya itebiliyor. Tüm bu negatif biyolojik elektriği çocukların üzerine yığdığımızı düşündüğümüzde başarıya ulaşmak zorlaşabiliyor.
Peki nedir bizi engelleyen düşünceler? Neden bizi engeller? Nasıl göğüs gerilebilir? Çocukları etkilememesi için ne şekilde önüne geçebiliriz?
Başarısızlık korkusu bizi engelleyen başlıca düşüncelerden biridir. Bize neyi başarabileceğimizi degil neyden kaçınmamız gerektiğini söyler. Çocuklara "başarılı olursan konuya hakim olunacağını" anlatmak yerine "başarısız olduğunda başına gelecek felaketleri!" yineleyerek fısıldar kulaklarına. Endişe, kaygı, yargılanma ve cezalandırılma korkusu başarıyı gölgeler. Nice yetenekli ve zeki çocukların başarıyı elde edememesi, sonrasında başarısızlığı kabullenmesi hal böyle olunca zamanla tembelliği alışkanlık haline getirmesinin nedeni yine aynıdır.
Sadece aile değil, toplum olarak bu anlayıştan vazgeçmemiz gerekir. Halen sabırlı olup kekeme bir çocuğu dinleyemiyoruz. Her kelimesini ondan önce söylemenin egosunu yaşıyoruz. Kendisini düzeltmenin ve bir kelimeyi kimse söylemeden söyleyebilmenin tadına varmasına izin vermiyoruz. Nitekim yetişkin olduğunda "kekeme" diye yaftalıyoruz, dışlayabiliyoruz.
Çocuklar çok konuşup dil gelişimlerine yardımcı olması için kritik dönemlerinde onların şarkılar, tekerlemeler söylemesine, hikayeler anlatmasına izin vermiyoruz. Hep yorgun, bitkin, mutsuz ve haliyle çocukların susmalarınì isteyen tavrımız var. Kendimize, daha çok para ile mutluluk sağlayabileceğimizi düşündüğümüzden dünyanın yığınla iş yükünü yüklüyor, kapitalist dünyada mutsuzca yaşıyoruz. Ardından konuşan ya da şarkı söyleyen bir çocuğa takatimiz kalmıyor. Öyleyse müzikte, resimde, hitabette başarılı olmak çocuğun genetiğinde olsa bile bunun önündeki engellerden biri biziz...
Biz eksiklikleri, olumsuzlukları tabular olarak değerlendiriyoruz. Eksikliklerimiz bizim başarmakla çıta atlayacağımız/atladığımız hedeflerimiz olmalıdır. Çocuklarımızı da bu anlayış çerçevesinde yetiştirmemiz önem arz eder.
Eksikliklerimizden korkmamalı; 'bunlar benim eksikliklerim ama beni bunlarla kabul edin beni idare edin' narsistliğine de gitmemeliyiz. Bunun yolu özgüvenli olmak, çocuklarımızı da özgüvenli yetiştirmekten geçer. Özgüven sahibi kişiler başarısızlığı bir ders olarak algılar, eksikliklerini nasıl gidereceğinin yollarını arar. Kendini daha üstün insan yapma gayreti içinde olur. Kendisiyle ve toplumla barışık, kendinden emin, yenilenebilir, gelişebilir kişiler ve dolayısıyla toplumu / toplumları peyda etmenin yolu özgüven sahibi olmaktan, başarısızlıktan korkmamaktan ve eksikliklerini gidermeyi vazife bilmekten; bunlara ilave bu anlayışta nesiller yetiştirmekten geçer.
Peki nedir bizi engelleyen düşünceler? Neden bizi engeller? Nasıl göğüs gerilebilir? Çocukları etkilememesi için ne şekilde önüne geçebiliriz?
Başarısızlık korkusu bizi engelleyen başlıca düşüncelerden biridir. Bize neyi başarabileceğimizi degil neyden kaçınmamız gerektiğini söyler. Çocuklara "başarılı olursan konuya hakim olunacağını" anlatmak yerine "başarısız olduğunda başına gelecek felaketleri!" yineleyerek fısıldar kulaklarına. Endişe, kaygı, yargılanma ve cezalandırılma korkusu başarıyı gölgeler. Nice yetenekli ve zeki çocukların başarıyı elde edememesi, sonrasında başarısızlığı kabullenmesi hal böyle olunca zamanla tembelliği alışkanlık haline getirmesinin nedeni yine aynıdır.
Sadece aile değil, toplum olarak bu anlayıştan vazgeçmemiz gerekir. Halen sabırlı olup kekeme bir çocuğu dinleyemiyoruz. Her kelimesini ondan önce söylemenin egosunu yaşıyoruz. Kendisini düzeltmenin ve bir kelimeyi kimse söylemeden söyleyebilmenin tadına varmasına izin vermiyoruz. Nitekim yetişkin olduğunda "kekeme" diye yaftalıyoruz, dışlayabiliyoruz.
Çocuklar çok konuşup dil gelişimlerine yardımcı olması için kritik dönemlerinde onların şarkılar, tekerlemeler söylemesine, hikayeler anlatmasına izin vermiyoruz. Hep yorgun, bitkin, mutsuz ve haliyle çocukların susmalarınì isteyen tavrımız var. Kendimize, daha çok para ile mutluluk sağlayabileceğimizi düşündüğümüzden dünyanın yığınla iş yükünü yüklüyor, kapitalist dünyada mutsuzca yaşıyoruz. Ardından konuşan ya da şarkı söyleyen bir çocuğa takatimiz kalmıyor. Öyleyse müzikte, resimde, hitabette başarılı olmak çocuğun genetiğinde olsa bile bunun önündeki engellerden biri biziz...
Biz eksiklikleri, olumsuzlukları tabular olarak değerlendiriyoruz. Eksikliklerimiz bizim başarmakla çıta atlayacağımız/atladığımız hedeflerimiz olmalıdır. Çocuklarımızı da bu anlayış çerçevesinde yetiştirmemiz önem arz eder.
Eksikliklerimizden korkmamalı; 'bunlar benim eksikliklerim ama beni bunlarla kabul edin beni idare edin' narsistliğine de gitmemeliyiz. Bunun yolu özgüvenli olmak, çocuklarımızı da özgüvenli yetiştirmekten geçer. Özgüven sahibi kişiler başarısızlığı bir ders olarak algılar, eksikliklerini nasıl gidereceğinin yollarını arar. Kendini daha üstün insan yapma gayreti içinde olur. Kendisiyle ve toplumla barışık, kendinden emin, yenilenebilir, gelişebilir kişiler ve dolayısıyla toplumu / toplumları peyda etmenin yolu özgüven sahibi olmaktan, başarısızlıktan korkmamaktan ve eksikliklerini gidermeyi vazife bilmekten; bunlara ilave bu anlayışta nesiller yetiştirmekten geçer.
8 Nisan 2015 Çarşamba
Eğitim'de Güven Ortamı
Okul öncesi dönemden fakülte sıralarına kadar her gün şahit olabileceğimiz bir başarısızlık nedeniyle iç içeyiz: eğitimde güvenli ortam. Uzmanlar eğitimde başarıya götüren yolun ne/neler olduğunu sorgularken çoğu kez bu neden göz ardı ediliyor. Ancak öğrenme ile güven arasındaki ilişkiyi gözardı etmek yanlış olacaktır.
Uygulama yöntemi kullanılarak verilen eğitimin daha etkili olduğu noktasında hemfikir olduğumuzu düşündüğümüzde öğrencinin aktifliğinin artması olasıdır. Ancak böyle bir eğitim ortamı 2005'ten itibaren uygulanmaya çalışılsa da tam anlamıyla icra edildiğini söylemek zordur.
Okul çevresi, öğrenci özellikleri, aile faktörü ve diğer tüm parametrelerin eşit olduğunu düşündüğümüzde sadece öğretmenin öğrenci uygulamaları karşısında verdiği tepki hatta beden dili bile öğrencinin daha sonraki çalışmalarını ve ilerleyeceği noktaları etkileyeceği kesindir. Bu nedenle eğitimcilerin güven ortamını sağlaması şarttır.
Bu noktada devreye koşulsuz kabul, kişiyi değil davranışı eleştirme, yargılama değil hatayı tespit etmede rehberlik etme önem arz eder. Her ne kadar bu konuda sayısız yazılı makale, kitap yayınlanmış olsa da eğitimcilerin bazılarının bu hatalara halen düştüğü görülmektedir. Önemli olan ise ne yapmak gerektiğini bilmek, bildiğini uygulayabilmektir.
Eğitim fakültelerinde verilen eğitim psikolojisi dersinin arkasına sığınmak kendini geliştirmeye çalışmayan zihinlerin hatasıdır. Bilgi evrilir ve yeniden bilmeye ihtiyaç vardır. Hakeza ailelerin ev ortamında eğitime katkıda bulunabilmeleri olanağını değerlendirmek yerine çocuklarını yargılamaları bu güven ortamını zedeleyen faktördür.
Çocukla, gençle iletişimde olan herkesin bilgisini her gün arttırmaya ve doğru bilgi dahilinde davranmaya ihtiyaç vardır. Eğitimcilerin uzmanlık alanları ne olursa olsun psikoloji alanında kendilerini geliştirmeleri gereklidir. Hal dili ile sözleri ile öğrencilerin hatalarını düzeltirken onları çalıştıkları ölçüde yüreklendirmeli ve içlerindeki çalışma hevesini canlandırabilmelilerdir. Böylece öğrenci isteksizliği konusunda neler yapabilirizi düşünürken el avuçlamayız.
18 Şubat 2015 Çarşamba
Suça eğilimli olmayan nesiller yetiştirmek
Son günlerde yaşadıklarımızın etkisiyle sorguladığımız bir mesele: kadın erkek eşitliği. Hakkında çok şey yazılıp çizilip ve hala devam ediyor. Gerekten kadın erkek eşit olmalı mı? Bunu çocuklara nasıl empoze edebiliriz diye düşünmek bir yana sorunun daha derin kaynağı olduğuna inanıyorum.
Suç işleyen kişilerin ya da yakınlarının ifadelerine bakın normale aykırı bir durumla mutlaka karşılaşırız. Yaşadığımız, izlemlediğimiz olaylarda zanlıların ebeveynlerinin "ben böyle bir çocuk yetiştirmedim ama babası beni de çocuklarını da dökerdi." ya da "eşim alkolikti, çocuklarıyla ilgilenmezdi", "eşimin ölümünden sonra çocuklarla ilgilenemedim" gibi ibarelerini görüp okuyoruz.
Buradan çıkartacağımız sonuç, çocukların eğitiminde ailenin, rol modellerinin ne kadar önemli olduğu, eşlerden birinin dahi rol modeli olmada eksikliğinin istenilmeyen durum olması, en önemlisi ne yazık ki aydın dediğimiz kesimde bile destekçi bulan çocuk eğitiminde annenin yeterli olduğu görüşünün yanlış olduğudur. Boşanmış ya da eşini kaybetmiş eşler çocuklarına doğru model olacak birini bulabilirler. Bu bir dayı ya da ağabey olabilir.
Önemli olan doğru örnek olmak ve sevgiyi yaşamak/yaşatmaktır. Sadece doğrulara itilen çocuk da mutlu olmayacağı için yanlışlara kayabilir. Önemli olan çocuğun sevildiğini hissetmesi ve sevebildiğini ifade edebiliyor olmasıdır. Bu ancak sevginin yorumlandığı, sembolleştiği, ifade edildiği, paylaşıldığı kısaca yaşandığı ailelerde gerçekleşir.
Suça eğilimi azaltmak için çocukların cinsiyet algısında eşitliği sağlamaya çalışmak önem taşıyor. Ancak her şeyin doğrusunu yapmaya çalışırken aşırıya kaçıp yanlış yapmamız olası değil midir?
Cinsiyet kavramını algılamaya çalıştıkları dönemde çocukların kafalarını karıştırmak çok da doğru değil. Karşı cinse şöyle yap böyle davran demektense arkadaşlarına karşı kendini ifade eden, paylaşımcı, empatik olmasını sağlayan davranışları pekiştirmek yerinde olacaktır.
Cinsiyet algısında dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda soyut kavramları algılayabilecek olan gençlere kadın ve erkeğin hakları konusunda eşitlikçi bakış açısı ve nedenleri anlatılabilir. Kadın ve erkeğin yaratılış itibariyle farklı özelliklerde daha üstün yeteneğe sahip olduğu bunun bir cinsi diğerine üstün kılmak için değil birbirleriyle organize çalışabilmeleri için var olduğunu/ yaratıldığını, bize düşen bu konuda denk olduğumuzu bilmek ve herhangi bir insanın hakkına gasp edilmemesi, edilirse haklının hakkını aramamız gerektiği düşüncelerini savunmak ve vurgulamak gerekir.
Son olarak tüm bu çabalara rağmen yanlışlarda olacaktır. İşte o zaman suça karışmamış olsa dahi şiddet gören, uyuşturucu kullanan kişilerin rehabilitasyonlara dahil olmasını, insanların insanca şartlarda iyiye evrilmeye çalışılarak yaşadığı bir dünya düzeni oluşturulması temennimdir.
Suç işleyen kişilerin ya da yakınlarının ifadelerine bakın normale aykırı bir durumla mutlaka karşılaşırız. Yaşadığımız, izlemlediğimiz olaylarda zanlıların ebeveynlerinin "ben böyle bir çocuk yetiştirmedim ama babası beni de çocuklarını da dökerdi." ya da "eşim alkolikti, çocuklarıyla ilgilenmezdi", "eşimin ölümünden sonra çocuklarla ilgilenemedim" gibi ibarelerini görüp okuyoruz.
Buradan çıkartacağımız sonuç, çocukların eğitiminde ailenin, rol modellerinin ne kadar önemli olduğu, eşlerden birinin dahi rol modeli olmada eksikliğinin istenilmeyen durum olması, en önemlisi ne yazık ki aydın dediğimiz kesimde bile destekçi bulan çocuk eğitiminde annenin yeterli olduğu görüşünün yanlış olduğudur. Boşanmış ya da eşini kaybetmiş eşler çocuklarına doğru model olacak birini bulabilirler. Bu bir dayı ya da ağabey olabilir.
Önemli olan doğru örnek olmak ve sevgiyi yaşamak/yaşatmaktır. Sadece doğrulara itilen çocuk da mutlu olmayacağı için yanlışlara kayabilir. Önemli olan çocuğun sevildiğini hissetmesi ve sevebildiğini ifade edebiliyor olmasıdır. Bu ancak sevginin yorumlandığı, sembolleştiği, ifade edildiği, paylaşıldığı kısaca yaşandığı ailelerde gerçekleşir.
Suça eğilimi azaltmak için çocukların cinsiyet algısında eşitliği sağlamaya çalışmak önem taşıyor. Ancak her şeyin doğrusunu yapmaya çalışırken aşırıya kaçıp yanlış yapmamız olası değil midir?
Cinsiyet kavramını algılamaya çalıştıkları dönemde çocukların kafalarını karıştırmak çok da doğru değil. Karşı cinse şöyle yap böyle davran demektense arkadaşlarına karşı kendini ifade eden, paylaşımcı, empatik olmasını sağlayan davranışları pekiştirmek yerinde olacaktır.
Cinsiyet algısında dikkat edilmesi gereken diğer bir nokta ise ergenlik dönemidir. Bu yaşlarda soyut kavramları algılayabilecek olan gençlere kadın ve erkeğin hakları konusunda eşitlikçi bakış açısı ve nedenleri anlatılabilir. Kadın ve erkeğin yaratılış itibariyle farklı özelliklerde daha üstün yeteneğe sahip olduğu bunun bir cinsi diğerine üstün kılmak için değil birbirleriyle organize çalışabilmeleri için var olduğunu/ yaratıldığını, bize düşen bu konuda denk olduğumuzu bilmek ve herhangi bir insanın hakkına gasp edilmemesi, edilirse haklının hakkını aramamız gerektiği düşüncelerini savunmak ve vurgulamak gerekir.
Son olarak tüm bu çabalara rağmen yanlışlarda olacaktır. İşte o zaman suça karışmamış olsa dahi şiddet gören, uyuşturucu kullanan kişilerin rehabilitasyonlara dahil olmasını, insanların insanca şartlarda iyiye evrilmeye çalışılarak yaşadığı bir dünya düzeni oluşturulması temennimdir.
15 Şubat 2015 Pazar
Narsisizm & Özseverlik
Bencil duygular, çıkarı doğrultusunda hareket etmeler arttıkça toplumdaki her birey daha fazla kendini savunmanın yolunu düşünmeye başlıyor. Bu noktada aklımıza gelen soru şu: "Benciller de çocuktu, çocuk olduklarında bencil değildiler, ne değişti?"
Dilerseniz bu sorunun cevabını sona bırakıp narsisizm bahsedelim. Narsisistik ruh hali büyüklük ruh hali olarak da tanımlanır. Başkalarını anlayamama, davranışlarda görülen büyüklenme, beğenilme ihtiyacı, kendini özel ve önemli görme, empati yapamama gibi durumlarla bu ruh hali kendini açık eder. Narsistler kibirlidir, saygı göstermekten ziyade saygı beklerler. Gerçek sorunları sevememektir. Başkalarına karşı sevgi göstermez ancak saygı ve itibar beklerler. Bilinçaltında kendilerini değersiz ve eksik hissederler, bunu kapatabilmek için de kusursuz olma çabası içindedirler.
Ne yazık ki, dünya üzerinde değişen değerlerle ve yaşam tarzıyla birlikte bencilleşen bireylerin arttığını da söylemek mümkündür. Peki henüz bencilleşmeden, narsist olmadan, narsisistik ruh haline yaklaşmadan neler yapılabilir?
Çocukları henüz çocukluklarının ilk yıllarından itibaren onları, paylaşmayı öğrenecekleri şekilde yetiştirmek önemlidir. Paylaşımcı çocuklar için ortak alanlar oluşturmak ve bu alanlarda nasıl davranacaklarına yönelik rehberlik yapmak önemlidir. Bu okul öncesi dönemde ortak kullanılan yemek masası, oyun alanlarında birbirlerinin haklarını ihlal etmeme konusunda vicdan sahibi birey yapmakla başlayabilir. Bu gibi durumlar için kolaylaştırıcı olması açısından kuralların belirlenmesi ve bu kurallara uyulması konusunda tembihler uygulanırken dünya üzerindeki kimi çalışmalar sadece kuralların yeterli olmadığını gösterdi. Bu noktada ikili ya da çoklu iletişim önemlidir.
Eskiden tek odada yemek yenir, ders çalışılır, televizyon seyredilir, masallar anlatılırdı. Bu bireylerde paylaşma kültürünü arttırırdı. Şimdi aile içinde bireylerin bireysel çalışmalar, alanların genişlemesi, teknoloji bu ortak yaşam alanlarında geçirilen zamanı azaltıyor. Her ne kadar bireysel çalışmalar/işler için bireysel zamanlar ayrılsa da aile içinde ortak kullanım alanları olmalıdır.
Ayrıca bu gibi çocukların yetişmemesi için alınacak önlemlerden biri çocuğun yaşı ve anlayabilme kapasitesi doğrultusunda ona empati yeteneği kazandırabilmektir.
Narsist ya da bencil neslin yetişmemesi adına ortak alan, ortak vakit, ortak ürün kullanımı artmalıdır. (Bu elbette çocuklarda bireysellik duygusunu köreltmeden, onların kendilerine ait olması gereken çemberleri olması gerektiğini hissetmesine mani olmadan gerçekleşmelidir.) Bu kimi ailelerde ayrı/özel alan olarak tasarlanması gereken durumlarda dahi birleştirilmiş durumları yaratmak olarak algılanmamalıdır. İki çocuğunuza ayrı kütüphane oluşturmaktansa birlikte tasarlayıp kullandıkları bir kütüphane oluşturulabilir. Ancak onların ilgi alanları, yaşları, kişisel özellikleri dikkate alınarak ayrı kitaplar alınabilir. bırakın hangi kitabı nereye koyacaklarına onlar karar versin, konuşup anlaşıp paylaşsın...
Kaynakça:
"Oyun oynama hakkı", Eğitimpedia (http://www.egitimpedia.com/egitim-2/oyun-oynama-hakki)
KIRPINAR, İSMET. (2009, Ekim) "NARSİST KİŞİ-NARSİSİZMİN KÜLTÜRÜ." Türkyurdu dergisi, Sayı:266, Sayfa: 26-31
Tarhan, N. (2008) Psikolojik Savaş, Timaş yayınları, İstanbul
Dilerseniz bu sorunun cevabını sona bırakıp narsisizm bahsedelim. Narsisistik ruh hali büyüklük ruh hali olarak da tanımlanır. Başkalarını anlayamama, davranışlarda görülen büyüklenme, beğenilme ihtiyacı, kendini özel ve önemli görme, empati yapamama gibi durumlarla bu ruh hali kendini açık eder. Narsistler kibirlidir, saygı göstermekten ziyade saygı beklerler. Gerçek sorunları sevememektir. Başkalarına karşı sevgi göstermez ancak saygı ve itibar beklerler. Bilinçaltında kendilerini değersiz ve eksik hissederler, bunu kapatabilmek için de kusursuz olma çabası içindedirler.
Ne yazık ki, dünya üzerinde değişen değerlerle ve yaşam tarzıyla birlikte bencilleşen bireylerin arttığını da söylemek mümkündür. Peki henüz bencilleşmeden, narsist olmadan, narsisistik ruh haline yaklaşmadan neler yapılabilir?
Çocukları henüz çocukluklarının ilk yıllarından itibaren onları, paylaşmayı öğrenecekleri şekilde yetiştirmek önemlidir. Paylaşımcı çocuklar için ortak alanlar oluşturmak ve bu alanlarda nasıl davranacaklarına yönelik rehberlik yapmak önemlidir. Bu okul öncesi dönemde ortak kullanılan yemek masası, oyun alanlarında birbirlerinin haklarını ihlal etmeme konusunda vicdan sahibi birey yapmakla başlayabilir. Bu gibi durumlar için kolaylaştırıcı olması açısından kuralların belirlenmesi ve bu kurallara uyulması konusunda tembihler uygulanırken dünya üzerindeki kimi çalışmalar sadece kuralların yeterli olmadığını gösterdi. Bu noktada ikili ya da çoklu iletişim önemlidir.
Eskiden tek odada yemek yenir, ders çalışılır, televizyon seyredilir, masallar anlatılırdı. Bu bireylerde paylaşma kültürünü arttırırdı. Şimdi aile içinde bireylerin bireysel çalışmalar, alanların genişlemesi, teknoloji bu ortak yaşam alanlarında geçirilen zamanı azaltıyor. Her ne kadar bireysel çalışmalar/işler için bireysel zamanlar ayrılsa da aile içinde ortak kullanım alanları olmalıdır.
Ayrıca bu gibi çocukların yetişmemesi için alınacak önlemlerden biri çocuğun yaşı ve anlayabilme kapasitesi doğrultusunda ona empati yeteneği kazandırabilmektir.
Narsist ya da bencil neslin yetişmemesi adına ortak alan, ortak vakit, ortak ürün kullanımı artmalıdır. (Bu elbette çocuklarda bireysellik duygusunu köreltmeden, onların kendilerine ait olması gereken çemberleri olması gerektiğini hissetmesine mani olmadan gerçekleşmelidir.) Bu kimi ailelerde ayrı/özel alan olarak tasarlanması gereken durumlarda dahi birleştirilmiş durumları yaratmak olarak algılanmamalıdır. İki çocuğunuza ayrı kütüphane oluşturmaktansa birlikte tasarlayıp kullandıkları bir kütüphane oluşturulabilir. Ancak onların ilgi alanları, yaşları, kişisel özellikleri dikkate alınarak ayrı kitaplar alınabilir. bırakın hangi kitabı nereye koyacaklarına onlar karar versin, konuşup anlaşıp paylaşsın...
Kaynakça:
"Oyun oynama hakkı", Eğitimpedia (http://www.egitimpedia.com/egitim-2/oyun-oynama-hakki)
KIRPINAR, İSMET. (2009, Ekim) "NARSİST KİŞİ-NARSİSİZMİN KÜLTÜRÜ." Türkyurdu dergisi, Sayı:266, Sayfa: 26-31
Tarhan, N. (2008) Psikolojik Savaş, Timaş yayınları, İstanbul
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)