Sayfalar

28 Nisan 2016 Perşembe

Özgün Eğitim

Gün geçmiyor ki eğitim alanında yapılan yeniliklere bir yenisi eklenmesin. Mühim olan ise hangi yeniliğin fayda sağladığı, verimli sonuçlar ürettiğidir.
Toplumda hemen hemen her alandaki iyileşmenin arkasında başarılı bir eğitim olduğu gün gibi aşikardır. Eğitimin iyileştirildiği, amacına hizmet eder şekilde işlediği toplumlarda; toplumun diğer alanlarında da düzenin daha kolay sağlandığı ve toplumdaki bireylerin de bunu tercih ettiklerini biliriz. Bu çerçevede eğitimin iyileştirilmesini hepimiz isterken sorulması gereken soru bunun nasıl olacağıdır.
Eğitimin sürdürülebilir bir verimliliğe ulaşması için etkili adımların neler olacağı günümüz aydınlarının tartışma konusudur. Hal böyle iken tartışmaları nihayete erdirmek, yapılan ve yapılacak reformların meyvesini görebilmek için çabalayacağımız alanların, atacağımız adımların neler olduğunu hasbihal ederken elimizde doğru verilerin varlığını da sağlamamız gerekmektedir. Doğru bilgilere ulaştığımız sürece yorumlarımız bizleri doğru neticelere ulaştırır.
Bu bağlamda araştırılması gereken farklı disiplinlerle ortaklaşa yapılacak çalışmalar sonucu, eğitimin hangi işlevinin yerine getirilmesini istiyorsak bu uğurda bilgi toplamak; toplanan bilgiler sonucu doğru yöntemleri uygulamaya sürmektir.
Eğitim sisteminde yapılacak değişimlerin geniş perspektifte tartışılmasıyla uygulamaya konulacağının yanında hemen gerçekleşemediği de açıktır. Burada öğretmenlere düşen ise yapılandırmacı yaklaşım adı altında yürürlükte olan programın uygulanması esnasında, yapılandırmacılığa yaraşır faaliyetleri işlerliğe sunmaktır. Aslında bu noktada özgün ders nasıl işlenir sorusunu sormak eğitimcilerin boynunun borcudur demek doğru olacak.
Eğitimcilerin ders içi etkinliklerinin nasıl olacağı konusunda dünyada farklı örnekler mevcuttur. Bu örneklerden yola çıkarak öğrencilerin, eğitimin görevini icra edecek edimleri kazanmaları konusunda, kültürümüze entegre yöntemlerin neler olacağı düşünülebilir. Öğretmenler toplumumuzun kültürünü düşünerek bu yöntemleri yeniden işleyebilirler.
Tüm bunlarla birlikte aynı bölgedeki birçok okulun öğrenci profilinin de aynı olamayacağı/ olmadığı tecrübe edilir. Eğitimciler öğrencilerin yaşadıkları bölgeye, aile içinde edindikleri tecrübelere bakarak daha kolay öğrenmelerini sağlayacak, eğitimin işlerliğini arttıracak yöntemleri uygulayabilirler.
Mikro ölçekte baktığımızda, aynı sınıf içinde birbirinden farklı sosyokültürel tecrübelere sahip öğrencilerin bulunması mümkündür. Bu durumda birbirlerinden farklı edimleri tecrübe etmiş öğrencilerin, birbirlerinden de öğrenebileceklerini düşünüp; etkinlik içi yapılacak faaliyetlerde, öğrenci eşleştirmelerinde bu faktörü de göz önünde bulundurmak eftaldir.  

31 Ekim 2015 Cumartesi

Bütüncül (Holistic) Eğitim


İnsan doğa ve diğer insanlarla uyumlu ve etkileşim halinde yaşayarak kendini var eder. Bu yaratılışının bir özelliğidir. Doğa ve insanı, evrenin tamamıyla ve en küçük atomlarına kadar her etkisiyle düşündüğümüzde mükemmel bir uyumun var olduğunu gözlemleriz. Eski çağlarda insanlar bu uyum halinde olmayı hayattaki tüm alışkanlıklarda kolaylıklar oluşturması bakış açısıyla değerlendirmişlerdir. Basit bir örnekle Anadolu'nun karasal iklimine sahip bölgesinde toprağı kullanarak ev yapan insanlar yüzyıllarca öncesinde de vardı. Yine insanlar yağmurun çok yağdığı ahşabın sık görüldüğü nemli bölgelerde de zeminden yüksekte ahşapla yapılan evler inşa etmeyi tecrübe etmişlerdi.

Aslında birbirinden ayrı gibi görünen bu durumlar tüm evrenin özellikleri düşünüldüğünde birbiriyle ilişki halindeydi. Birbiriyle böylesine ilişkili, aslında her birimde diğer her birimin varlığını hissedebildiğimiz düşünceye bütüncül ya da holistik düşünce diyoruz. Holistik düşünce aslında, düşünce kümeleri arasında evrensel kümeyi temsil ediyor diyebiliriz.

Eğitimde ise holistik düşünmenin farklı bir alternatif eğitim yöntemi olarak sayılmasını kabul edebiliriz. Kaldı ki böylesine çerçeve bir düşünce yöntemi eğitimde birçok filozofun, eğitimcinin bakış açılarını bünyesinde toplaması çok da şaşırtıcı olmayacaktır.

Holistik eğitim Montessori eğitimindeki kadar çocuk merkezli olabilirken, Waldorf eğitimindeki gibi çocukların hayal güçlerini ortaya çıkarmaya endeksli, asıl amacı çocuğu hayata karşı hazırlamak olan bir bakış açısı, eğitim alternatifidir.

Zaten "Alternatif Eğitim" dediğimiz çocukların kendi potansiyellerini en güzel şekilde kullanmalarını sağlamak, bunun için doğru ortamlar hazırlayıp rehberlik etmektir. Holistik eğitim ise çocukların kendi içlerindeki bu güçleri kanalize ederken onların her bir öğretiyi hazır olduklarında birbirleriyle ilişkilendirerek almalarını destekler.

Bütüncül eğitim yöntemiyle işleyen Green School, Bali'dedir ve yörenin önemli bir mimari unsuru olan bambularla inşa edilmiştir. Okulun tasarımında alışılmışın dışında tasarımlarla karşılaşmak mümkün. Hem tasarım hem eğitim anlamında alternatif eğitim yöntemlerine bir nefes olan bu okul çocukların gelişimleri için umut vaadeder.

En etkilisi ise, çocukların farklı tasarımları merak edip, onu öğrenmeye çalıştıklarında aslında hayatın içinde yer alıp bir noktadan birçok bilgi noktasına erişmişçesine öğrenme kıvılcımlarında gezinmeleridir. Çocuklarda öğrenme güdüsü yaratmaya çalışmaktan ziyade her meraklandıkları noktada hayatı öğrenmeye ve kendilerindeki var olan potansiyeli hep birlikte keşfetmeye başlamak ayırt edilmesi gereken noktadır.

Bu bilgilerle denilebilir ki Holistik eğitim; eğitim sürecinde ortaya çıkan, yaşandıkça tecrübe edilen, her tecrübe içinde farklı öğretilerinde var olduğunu kişiye hissettiren, alternatif eğitimin bir özelliği olan bireye kendi güçlü özelliklerini ona tanıştıran ve ortaya çıkaran, yaşamı anlamlı öğrenme güdüsünde olan yöntem, bakış açısı ve felsefedir.

17 Eylül 2015 Perşembe

Eğitim Ne İçin?

Türkiye'de eğitimin nasıl olacağı hususunda birçok cepheden tartışmalarımız ve şikayetlerimiz mevcut iken bir de eğitimin neden var olması gerektiği hususunda da müzakere edilmesinin gerekli olduğu inancı içindeyim.

Ne yazık ki, genellediğimizde Türkiye'de yüksek öğretimin amacı, bireylerin iyi statü kazanması ve daha iyi şartlarda bir işe girebilmesidir. Ancak eğitim bireye para kazandırmaz, sadece mevcut düzende çalışma şartlarını iyileştirebilir. Çoğu yüksek öğretim bölümü için bunu söylememiz bile mümkün değildir.  Sadece ülkemizde değil dünyanın birçok ülkesinde de eğitimin bireylerin iyi şartlarda çalışma ve yüksek maaş beklentisini tam anlamıyla gerçekleştirdiğini söyleyemeyiz. Gelişmiş ülkeler örnek gösterilerek şartlarının çok iyi olduğunu söylemek sığ bir düşüncedir.

Bilinmesi gerek ki, çalışma koşullarının dünya standartlarının üstünde olduğu, bireylerin çalıştıkları kurumlar ve her konudaki şartların daha tatmin edici olduğu ülkeler, bölgeler bu koşulları daha çok çalışmakla kazanmaktadırlar. Kısacası işin sırrı çok diploma almak değil, bilgili olmak ve bu bilgiyi kullanacak çalışkanlığı gösterebilmektedir.

Varmamız gereken nokta çocukların yetişkin olduklarında, daha iyi koşullarda çalışması için yüksek öğretimle sınırlı bir eğitim öğretim hayatını garantileyip diğer tüm faktörleri kapı arkası yapmamaktır. Elbette tüm insanlar iyi bir eğitimi hak eder ve almalılar. Böyle bir eğitim için gerekli rehberliği yapmalı ve imkanları oluşturmalıyız; akabinde de görevimizin burada sonlanmadığını bilmeliyiz. Çocuklara çalışkan olmanın gerekliliğini ve erdemini aktarabilmeliyiz.

Bugün eğitimi salt statü unsuru olarak görmenin, eğitimin bilinçli yaşamanın anahtarı olduğunu unutmanın altında yatan neden ise küçük yaşlardan itibaren gençlere verdiğimiz "okuyun, eğitim alırsanız rahat edersiniz, ev alırsınız tatilde denize girersiniz" anlayışıdır. Ancak bu verdiğimiz imaj yanlıştır. Çoğu genç mutluluğun az ve atölye gibi yorucu olmayan ortamlarda çalışıp, tatilde denize gitmek gibi edimlerde yattığını düşünmektedir. (Üzücü ki kendi iç yolculuğuna çıkan insanların sayısı da hayli azdır.) Eğitimin neden gerekli olduğu, insana ne gibi katkılar sağladığı anlatılabilir. Beraberinde de alınan eğitimin nasıl değerlendirileceği konusunda da vizyon sahibi olmaları için rehberlik etmek lazımdır.

Nihayetinde vurgulamak istediğim; bir çocuğa mühendis olmanın nasıl bir şey olduğunu anlatmak için "mühendislik fakültesi mezunu olman gerek" demek yanlış olmasa da yetersizdir. Bireylerin, farklı mühendislik dallarında farklı çalışmalar yaptığını, meslek hayatında da üniversite eğitimi aldığı zamanki gibi çalışmaya devam ettiğini, çalışma ortamlarının farklı olacağını ve mühendisliği kazanınca "rahat edeceğini" değil aksine üretime katkı için çalışmaya devam edeceğini anlatmak gereklidir. Üstelik bu, aynı zamanda sorumluluk bilincine daha fazla sahip olan bireylerin gelişimine katkı da sağlamaktadır.

Bu konuda bir diğer yaralı olduğumuz tutum, toplum olarak eğitimi statü amaçlı kullanmamız. Eğitime bakış açımız, toplum içinde ne yaptıklarını sorduklarında fiyakalı cevap vermek zorundalığı hisseden kişilerin sayısını arttırmak olmamalıdır. Hepimizin çeşitli yaşam tecrübeleri ve uzmanlık alanları var ve biz bu tecrübeleri dinlemeyi kendimize farklı bir bakış kazandırma amacıyla dinleme olgunluğuna sahip olursak bireyler eğitimi çevrenin "ne okudun" sorusuna cevap vermek amacıyla almak zorunda kalmazlar. Eğitimi bir alanda bilgi sahibi olma, bilgiyi derinleştirme, yapmak istediği iş ve meslekle ilgili temel edimler kazanma amacıyla eğitimin var olması gerektiğini hissederler, yaşarlar.

Tüm bu bahsedilen hususlarda vizyon sahibi olmuş, kendini gerçekleştirmiş kişilerin bireysel mutluluğa daha kolay ulaştığını söyleyebiliriz. Bu bireysel mutlulukla başlayıp toplumsal iç huzuru sağlamaya giden kestirme bir yoldur. Üstelik gelişime, üretime destek olmak; ürettikleriyle faydalı olduğunu gören fertlerin bireysel motivasyonlarının artmasını sağlamak anlamına gelir.

20 Ağustos 2015 Perşembe

Bütüncül Bakış Açısıyla Etkinlikler

İnsan öğrenmek ve yapmak isteme gizil gücüyle doğar. Bu güç insana daha faydalı ve mutlu yaşaması için enerji verir. Yaşam şartlarının yüzyıllar içinde değişmesi, kültürler, medeniyetler bireylerde şu soruları oluşturmalıdır, oluşturmuştur: "nasıl öğrenme?", "ne şekilde yapma?".

Son yüzyıllarda yaşadığımız topraklarda eğitim ve öğretimin nasıl gerçekleştiğine hızlıca göz attığımızda uygulamaya dayalı öğrenmenin öğrencileri daha mutlu edip, toplum için faydalı olduğunu gözlemleyebiliriz. Ancak eğitimdeki imkanların tüm öğrenmelerde uygulama için yetemeyeceği de ne yazık ki açıktır.
Halbuki biz daha uygulamaya dönük, daha bütüncül ve pragmatist eğitimle öğrencileri hayata hazırlama telaşı içindeyiz.

Asıl amacımız öğrencilerin birer yetişkin olduklarında hayata karşı daha başarılı ve olgun tavır sergileyebilmelerini hedeflemek ve buna yönelik yöntemler geliştirmek olmalıysa, eğitim ve öğretim için yapılmasının verimlilik arz ettiği davranışları sergilememiz şarttır. Bunlardan birincisi kendimizi geliştirmek olmalıdır. Ebeveynler ya da çocuğun yakınları olarak onlarla birlikte bir etkinlik düzenleyeceksek; bu etkinliğin ne yarar sağlayacağı, aslında hangi davranışı kazandırmayı hedefleyeceğimiz, B planlarımız ve  planlarımızdaki zarar oluşturma ihtimali olan faktörler, etkinlik içinde yer alacak olan malzeme ve maddeler, etkinlik hakkında alınacak önlemler ve acil durumlarda neler yapılacağı hususlarında bilgi sahibi olmak; kısacası çocuklarla düzenlenecek etkinlerle ilgili, etkinlik öncesi fizibilite çalışması yapmak rehberliğimizin ilk önemli noktası olmalıdır.

Bütüncül eğitimi, multidisipliner yaklaşımı genel anlamda kavrayabilmek diğer önemli noktalardan biridir. Bilindiği gibi çocukların öğreneceği birçok önemli tecrübe vardır. Bunların her biri için ayrı etkinlikler yapmak ya da tersinden düşünürsek bir etkinlik süresince sadece bir bilginin ya da edimin kazanılmasını hedeflemek verimlilik açısından da pek de karlı bir çözüm değildir. Bunun yerine eğitim ve öğretimin, farklı disiplinlerin bir arada verileceği etkinlikler çocukların ilgisini çekmekle birlikte onlara birçok kazanım da sağlayabilir. Birlikte yaptığınız bir deneyin sonucuna değil her aşamasının da bir bilgi içerebileceği; hatta siz birlikte yeni öğrenimlerle ilişki halinde olduğunuz sürede bile; işbirliği, yardımlaşma, grup çalışması gibi edimleri de kazandırabileceğimizin bilincinde olmamız gerekir. Bu şuura sahip bireyler çocuklarının karakter eğitiminde doğru adımlar atmak için çabalarlar.

Nasıl öğretmemiz gerektiği kadar neleri öğretmemiz gerektiği konusunda da bilgilenmek çocukların kritik dönemlerinden istifade edebilmek için yararlıdır. Bilindiği gibi çocuklar da davranışların öğrenilmesi açısından verimlilik oluşturan belli yaşlar mevcuttur. Örneğin mahremiyet eğitimi ile öz başarı algısının kazanıldığı yaşlar aynı yaşlara tekabül etmez. Bu çocuk gelişimi özellikleri ile ilgilidir. Çocuklarının kritik dönemlerinin bilincinde olan ebeveynler çocuklarının hangi yaş döneminde hangi edimleri kazanmak için daha uygun olduklarını bilebilirler. Örneğin 5 yaşındaki çocuk sizin suyun belli bir derecede kaynayacağını ya da bazı maddelerin düşük sıcaklıkta kaynayacağını söylemenizden bir şey anlamayacak ancak kaynayan suyun buharlaştığını görüp algılayabilecektir. Siz gelişim özelliklerini dikkate alarak çocuklarda farkındalık yaratabilir ve öğrenmeye olan arzularını öldürmeden rehberlik yapabilirsiniz.

Açıkça ifade edilebilir ki; çocukların yaşları, gelişimsel özellikleri dikkate alınarak eğitim ve öğretimde aileleriyle öğrenmeleri konusunda rehberlik edenlerin bilinçli olması, ilgi ve meraklarını yitirmeden onların kendilerini de geliştirebilecekleri düzeyde etkinliklerle birlikte öğrenmelerinde en önemli etmendir. Bilinçli olmak ise elbette; çocukların eğitiminde kritik dönem özelliklerini bilmek, etkinliklerin içeriği hakkında kendi bilgilerimizi tazelemek ve bu çerçevede bilgileri düzenlemekle mümkün kılınabilir.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Eğitime Multidisipliner Yaklaşmak



Multidisipliner, sözlük anlamıyla "çok alanlı" ya da "çoklu disiplin", bir uzmanlık alanında bu uzmanlık alanının birden çok alt uzmanlık alanlarının ya da birden çok uzmanlık alanlarının koordine olarak çalışmasıyla tabir edilebilir. Gelişen dünya şartlarında bilimin her alanında yapılan / varılan yenilikler sayesinde multidisipliner yaklaşımı duymaya başladık ve görüldüğü üzere ilerleyen zamanlarda daha çok ilişkili olmaya başlayacağız.

Multidisipliner çalışmak birçok alanda olduğu gibi eğitim alanında da gerekli profesyonelliğe adım attıracak bir anlayışı getirir. Bunu eğitimin her alanında görebilmek mümkündür. Öğrencilerin matematik öğrenirken resim ve geometriyi, jeolojiyi öğrenirken biyolojiyi pekiştirmesinden tutalım da sözel ve sayısal alanların birleşiminden oluşan siyaset mühendisliği gibi yeni şekillenen alanların geliştirilmesi ve öğrencilere tanıtılmasına kadar birçok hususta multidisipliner anlayışın önemini kavramak mümkündür. Eğer çocukların daha iyi şartlarda var olabildikleri bir dünyada yaşayabilmelerini istiyorsak, bunun yolu onların var oldukları dünyaya daha kolay uyum sağlayabilecekleri çalışma şartlarını oluşturmak ve bu uyumu sağlayabilen eğitimleri onlara verebilmenin yöntemleri üzerinde düşünmemiz gerekir.. Birçok yeni mesleğin oluştuğu günümüzde yeni mesleklere entegre olabilmeleri için öğrencileri multidisipliner yaklaşımla yetiştirmenin önemi açıktır.

Multidisipliner yaklaşımla paralelce ilerleyen bu meslek çeşitliliği; aslında dünyada diğer parametrelerle birlikte var olan bir olgu değil, planlı olarak değişimi ve gelişimi oluşturulması gereken bir olgu olmalıdır. Şöyle ki, bir çocuğu sosyal bilimlerle başarılı olduğu için sözel alana yönlendirmek, hayatının bundan sonraki safhalarında ona gerekli olmayan bir yığın bilgiyi yüklemek bu bilgilerin altından kalkamayan gence düşük puanlı bir bölüme göndermek hayatlarında kullanabilecekleri gerekli bilgileri onlardan mahrum bırakmak adil değildir. Öğrenciler henüz okul sıralarında başarılı olabilecekleri alanları eğitimcilere fısıldar ancak ne yazık ki eğitimciler olarak bizler duyamayız. Eminim ki insanlar gizil güçleriyle vardır ve onları etkili değerlendirebilmek eğitimcilerin ve ailelerin görevidir.

Multidisipliner eğitimle mesleki çeşitlilik sağlanabilecek ve bu yeni meslek kolları oluşturmakla birlikte farkındalığı yüksek bireylerin kontrolünde bir dünya inşa etmeye yardımcı olacaktır. Ekonomi alanında eğitim almış şehir bölge planlama uzmanları, güzel sanatlarla psikolojiyi entegre edebilmiş psikologlar ve bunun gibi multidisipliner çalışan ve öğrenen bireyler var oldukça mesleklerin icra ettiği iş yükü daha profesyonelce çözümlenebilir. Bunun için iyi disipline edilmiş bir eğitim sistemi inşa edilebileceği gibi var olan mesleki alanlarda hocaların rehberliğinde öğrencilere mesleklerine katkı sağlayacak, bireyleri geliştirebilecek alanlarda kendilerini geliştirmeleri -kurslar, seminerler, atölyeler vb. çalışmalar ile - sağlanabilir.

Multidisipliner yaklaşımla daha dar bir perspektifle odaklanmayı başarırsak aslında kalıplaşmış öğretilerden vazgeçen öğretmenlerin de bunu başarabileceklerini söylersek yanılmış olmayız. Biyoloji dersini hayat bilgisi konularıyla entegre anlatan öğretmen kimya ve fizikte unutulması kolay formülleri onları keşfeden bilim adamlarının tarihleriyle, videolar ya da görsellerle anlatmak teknolojinin nimetlerinden faydalanarak belgesel tadında stüdyo çalışmalarıyla bunları gerçekleştirmek, coğrafya dersini kimya dersine atıfta bulunarak örneklemek, tarih dersini resimler güzel sanatların farklı kollarına referans vererek sunmak öğrencilerin tüm bilimleri birbirleriyle daha doğru bir şekilde bağlamasına, öğrendiklerinin daha kalıcı olmasına (bilgileri anlamlı bir şekilde öğrendikleri için) ve ders işlemekten zevk almalarına ön ayak olur.

Tüm bu nedenlerle multidisipliner eğitimi , bilimde multidisipliner yaklaşımların profesyonelliğe adım atmak için basamak olduğuna inanmalıyız. Daha sığ bakış açısı ve metotlarımız yerine multidisipliner yaklaşımla neler yapabileceğimizin farkında olarak daha iyi eğitimi sunabilmeliyiz.


9 Temmuz 2015 Perşembe

Kitap Oku ve Anla


Kitap okuma alışkanlığı ve bu alışkanlığı çocuklara kazandırma konusunda son yıllarda olumlu gelişmeler kaydetmiş olsak da yeterli başarı sağlayamadığımız bir gerçektir. Bunun en önemli ispatı da ülkemiz okuma oranları, binlerce lisans mezunumuza rağmen. Ülkemizde her 100 kişiden sadece 4,5 kişi kitap okuyor. Bu rakam Japonya'da 80'e kadar yükseliyor. Japonya'da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa'da 7. Türkiye'de ise yılda yaklaşık 12 bin kişiye 1 kitap düşüyor.

Kitap okuma alışkanlığı ile ilgili bu verilerin paylaşılmasıyla bir kesim tarafından "biz, kitaba para harcamayıp ödünç kitapla kendini geliştiren bir toplumuz" söylemiyle karşılaşıyoruz. Ancak ne yazık ki bunun gerçek olmadığını eş dost sohbetleriyle tecrübe edip, PISA değerleriyle ispat edebiliriz. PISA değerlerine göre 2012 yılında ülkemiz okuma başarısında 65 ülkeden 42. sıradadır.
Bu değerler ışığında denilebilir ki, genciyle yaşlısıyla kitap okuma ve okuduğunu anlama noktasında sıkıntılar yaşayan bir toplumuz.

Okumak sadece hızlı okumayı başarmak ve bilgili olmak için var değildir. Okumak bireylerde geniş bir vizyona sahip olmanın başlıca basamaklarında biridir. Araştırmalar gösterir ki okumayı alışkanlık edinmiş bireylerin, aile içi ilişkilerinden topluma katkıda bulunma metotlarına kadar birçok alanda bakış açısının geliştiğini, geniş perspektife sahip olduğunu gözlemleyebiliriz. Birey okudukça farklı bakış açılarını, fikirleri ve bilgileri tecrübe edecektir. Her bireyin özgün düşündüğünü kabul edersek, bireyin her okumasıyla kazandığı tecrübeler onun düşünce dünyasında yeni alanlar yaratacağını söyleyebiliriz. Yeni dünya ise zaten buna ihtiyaç duyar: Bilgisayar gibi ezberleyen değil, bilgiyi harmanlayıp yeni fikirler sunan kişilere.

Okumanın sağlayacağı yararlardan biri ise, birçok ebeveynin dikkati çeken noktadır. Okuma becerisi ve okuduğunu anlama yetisi hakkında belli bir başarı göstermiş çocuklar sınavlarda daha başarılı olabilmekte ve hızlı soru çözebilmektedir. Okuma becerisi matematik sorularını kavrama hususunda dahi öğrenciye yardımcı olmaktadır.

Çocukların okuması için biz neler yapmalıyızı düşünen aileler en önemli not, "onlarla birlikte siz de değişin" demek en öz cevap olacaktır. Araştırma sonuçları kitap okuma alışkanlığı edinmiş ailelerin çocuklarına kitap sevgisi kazandırması konusunda daha etkili olduklarını göstermektedir. Yani öncelikli olarak onların geleceği için biz yetişkinlerin okuması, okumayı alışkanlık haline getirmesi gerekmektedir.

Başarısız arkadaş edinen çocukların bundan etkilenip derslerinde düşüş yaşaması, çevrenizde sık görüştüğünüz kimselerle hayata bakış açınızın benziyor olması ya da benzemesi birer sosyal öğrenme örnekleridir. Okuma alışkanlığı hakkında yapılan çalışmalar bu örneklerin kitaba karşı düşünce konusunda da benzer olduğunu ispatlıyor. Gerek aile çevresi gerek iş ve okul çevresi gerek yaşanılan mekan bireylerin okuma alışkanlığında etkileyici faktörler. Bu verileri olduğu gibi kabul etmek ivmeli ilerlemenin hatta ilerlemenin önünde kettir. Okuma oranın düşük kırsal alanda yaşayanlar için daha çok okuyan, okuduğunu anlayan çocuk yetiştirmenin yöntemleri üzerine kafa yorulabilir. Yaşanılan çevre, çocuğun etki alanları bahane edilmemelidir. Kentsel bölgelerde yaşayan bireylerde ise ne yazık ki çevredeki bireylerin az okumuşluğu üzerinden politika yaparak okuduğunu yeterli görme, kendini çok okuyan olarak görme eğilimi gözlenmektedir. Dünya standartlarına baktığımızda birçok kentlinin okuma oranı düşük olarak tabir edilebilir.

Çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak ve okuduğunu anlamalarına yardımcı olmak için elbette sadece ebeveynlerin okuyor olması yeterli değildir. Çocuklarla okuma etkinlikleri yapılabilir. Sesli ve sessiz okuma çalışmaları bunlardan ikisidir. Sessiz okuma çocuklara hızlı ve daha çabuk anlayarak okuma yetisini kazandırırken, sesli okuma hitabet konusunda onlara yardımcı olur. Aslında aile bu konularda çocuklara rehberlik edip örnek olmalıdır. Ne kadar sesli ne kadar sessiz okuyacağına çocuk karar verebilir ya da doğaçlama olarak herhangi birini tercih edebilir.

Müziksel yeteneğe sahip olan çocuklara şiir kitabı alınıp sesli olarak okumaları önerilebilir. Çocuk her bir satırda sesiyle oynayarak okumaya karşı olumlu duygu geliştirebilir. Ya da resim alanında yetenekli olan çocuğa okuduğu hikayenin resmini çizmesi teklif edilebilir. Böylece hikayeyi anlayarak okumaya çalışırlar. Ancak çocuklar yaratıcı güce sahiptirler. Bazen okudukları hikayeye yeni kahramanlar ekleyerek resmedebilirler. Bu hikayeyi kendi düşlerinde geliştirdiklerini gösterir.

Henüz ilkokul birinci sınıfı tamamlamış çocuklara çok uzun hikayeler vermeyin. Zeki olabilirler ancak okuma konusunda fazla baskıcı tavır onların okumadan soğumasına neden olabilir. Yaş grubuna göre kitap seçmek fayda sağlayabilir. Ayrıca ilk kademe çocuklar için seçtiğiniz hikayelerin iyilik, yardımlaşmak, arkadaşlık, sevgi gibi konuları işleyen kitaplar olmasına özen gösterin. Çocuklarla birlikte kitap almaya gitmek, onları dergilerle de tanıştırmak etkili olabilecek diğer yöntemlerdendir.

Kaynakça:
Aytaş, Gıyasettin. "Okuma eğitimi." Türk Eğitim Bilimleri Dergisi 3.4 (2005): 461-470.
Dil ve edebiyat dergisi, Türkiye dil ve edebiyat derneği, Ocak 2015 sayı 73
Yılmaz, Bülent. "Okuma sosyolojisi: Ankara’da oturanların okuma alışkanlıkları üzerine bir araştırma." Türk Kütüphaneciliği 9.3 (1995): 325-336.


25 Haziran 2015 Perşembe

Modern Kölelik ve Eğitim

Kölelik yüzyıllarca farklı kisvelere bürünerek var olmaya devam ederken, modern kölelik çağımızın insanını tehdit eden sinsice hayatlarımıza girmiş olan bir tabirdir. İnsanın merkezde olduğu düşünülüp birçok parametreler dahilinde aslında hayatının bir zincirle olduğu yere bağlanması olarak da tasvir edilebilir. Günümüzde bir bireyin çalıştığı kuruma zorunlu, istemeyerek hizmet etmesi, insanın istemediği işlerde para kazanmak için çalışması, sevmediği bir insanla statü ya da toplumdan onay almak amacıyla evlenmesi de modern kölelik tabirinin altında değerlendirilir.

Modern köleliği oluşturan aslında yine insanlardır. Köleliğin legal olmamasıyla birlikte iş gücünü oluşturan alt sınıfın tabiri caizse avuçta tutulmasının modern yolu düşünceleri değiştirmekti. Günümüzde insanların düşüncelerini ve değerlerini irdelediğimizde aslında bireylerin modern köle haline getirilmesi aşamalarının nasılda işlediğini anlayabiliriz. İnsanlar, insan olarak mutlu yaşamak değil, daha çok para kazanmak için daha iyi statü elde edebilmek için çalışıyor. Çoğu kimse ise diğer kimselere statülerini, mal varlıklarını, hizmet ederek aldıklarını göstermek ve sözde kendini ispatlamak için çalışıyor. Öyleyse her gün sevmediği işe giden bunu başkalarına iyi bir iş sahibi imajını ispatlamak için gidiyorsa, başkaları dediğimiz kişilerin kölesidir. Veyahut eşinize daha pahalı bir yüzük almak için iş yerinde rakiplerinizin ayağına çelme takıyorsanız, ne aşkı ne sevgiyi ne de dünyayı tam olarak anlamış ve yaşamış sayılmazsınız.  

Ancak tüm bunlarla birlikte yaşayabilmek için gerekli olan çalışma becerisini göstermek ve ihtiyaçlarınızı karşılamak için para kazanmak gerekmektedir. Öyleyse hayatın gerçeği ile özgür yaşamanın terazisi nasıl bir denge halinde bulunmalıdır?

Bu dengeyi yakalayabilmek için değerlerin ve eğitimin nedenlerinin sorgulanması şarttır. Aslında sosyolojik bir olgu olan modern kölelik, eğitim ile sıkı bir ilişki içindedir. Ebeveynler olarak çocuklarımızın köle olarak yaşamaması için dünyadaki tüm politik, ekonomik, eğitimsel alanları değiştirmek elbette mümkün değildir. Ancak çocuklara dünyayı daha özgür algılayıp yaşamaları için onlara belli değerleri kazandırmamız mümkündür. Bunların en başında gelen kendini bilmektir. Çocuklara eğer kendini tanımalarına, ne istediklerine, ne ile mutlu olabildiklerine, hangi işleri yaptıklarında tatmin olduğunu sorgulamalarına fırsat vermeli, desteklemeli ve onların bu sorgulayıcı bakış açısını kazanmalarına rehberlik etmeliyiz. Bireyler ancak ne istediklerini bildikleri zaman köle değil insan olabilme yolunda adım atabilirler.

Birçok ebeveynin yapmakta zorlandığı bir diğer mesele olduğu gibi kabul etmektir. Çocuk / genç ailesiyle farklı fikirde olabilir. Farklı ilgi alanlarına sahip olabilir. Vaktini ebeveynleri ile değil, ilgi alanına hizmet eden diğer kişilerle daha çok öğrenmek için harcayabilir. Tüm bunlara saygı duymamız gerekiyor. Çocukları oldukları gibi kabul etmek onlara saygı duymak daha özgür yaşamalarını sağlayabilir. Bu elbette ailelerin çocuğun kölesi olması anlamına gelmiyor. Ebeveynlerin bu noktada da dengesi sağlaması şart.

Pastanın kıvamındaki un miktarı gibi modern köleliğin önünde dik duruşlu olabilmenin kıvamında önemli husus ise cesarettir. Çocuklara cesaretle istediğinin peşinden koşabilmeyi, düşünüp tarttıktan sonra atik bir şekilde harekete geçebilmeyi öğretebilmek gerekiyor. İnsan cesarete ömür boyu ihtiyaç duyar. Ancak cesareti mantıkla entegre edebilmeyi gençlik yıllarında öğrenir. Cesareti ise aslında hiç öğrenmez, onunla doğar. Öğrendiği şey korkmaktır. Ailelerin cesareti öğretmelerine gerek yoktur. Korkak olmayı öğretmemeleri yeterlidir. Ailelerdeki otoriteyi sağlama pahasına oluşturulan "ebeveynim ben ezici üstünlüğüm" anlayışından vazgeçilerek çocuklara korkak olmayı değil, cesaretle yürüyebilmeyi öğretmek mümkün kılınabilir.